Nobel ödüllü Joseph E. Stiglitz, Project Syndicate’de yayımlanan son makalesinde Donald Trump’ın yeni gümrük tarifelerini sert biçimde eleştiriyor. Yazının temel iddiası, tarifelerin dış ticaret açıklarını azaltamayacağı, uluslararası ticaret sistemine zarar verdiği ve ABD ekonomisini daha da kötü bir noktaya taşıyacağı yönünde. Stiglitz’e göre dış ticaret açığının temel nedeni tarifeler değil, düşük ulusal tasarruf ve yüksek bütçe açıklarıdır. Dolayısıyla tarifeler yanlış soruna yanlış çözüm üretmektedir. Yazının önemli bir bölümü ise Trump’ın siyasal üslubuna ve diğer ülkelerin bu politikalara nasıl karşılık vermesi gerektiğine ayrılmıştır.
Ancak bu tartışmada dikkat çekici bir metodolojik eksiklik bulunmaktadır.
Bir iktisatçının ilk görevi kullanılan politika aracını eleştirmek değildir. İlk görev, çözülmek istenen sorunu doğru tanımlamaktır. Tarifeler doğru araç olabilir veya olmayabilir; bu ikinci aşamanın tartışmasıdır. Önce cevaplanması gereken soru çok daha basittir: Trump hangi ekonomik problemi çözmeye çalışmaktadır? Bu soru cevaplanmadan tarifeler üzerine yapılacak her tartışma eksik kalacaktır.
Trump’ın Hedefi Dış Ticaret Açığı Değildir
Trump’ın hareket noktası sanıldığından daha basittir. ABD yalnızca mal ithal etmemektedir. ABD her yıl yaklaşık 900 milyar dolar tutarında net talebi dünyanın geri kalanına aktarmaktadır.
Bu rakam yalnızca muhasebe anlamında bir cari açık değildir. Bu rakam aynı zamanda Amerikan tüketicisinin, Amerikan şirketlerinin ve Amerikan devletinin yarattığı satın alma gücünün başka ülkelerde üretime, istihdama, kâra ve sermaye birikimine dönüşmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle ABD yalnızca mal ithal etmemektedir; ABD aynı zamanda talep ihraç etmektedir.
ABD Yalnızca Kendisini Büyütmüyor
Bu büyüklüğün küresel ekonomi açısından anlamı oldukça önemlidir. ABD dışındaki ekonomilerin yıllık büyümesi yaklaşık 2,8 trilyon dolar düzeyindedir. Yaklaşık 900 milyar dolarlık ABD kaynaklı net talep, kabaca bu büyümenin üçte birine karşılık gelmektedir. Bu açıdan bakıldığında ABD yalnızca kendi ekonomisini büyütmemektedir; dünyanın geri kalanının büyümesine de önemli ölçüde talep sağlamaktadır. Diğer bir deyişle, bu talep sızıntısı, ABD’nin büyümesini azaltıp, dünyanın geri kalanının büyümesini artırmaktadır. Hem de önemli bir oranda. Trump’ın temel itirazı tam da budur. Onun sorduğu soru şudur:
“Benim vatandaşımın yarattığı talep neden başka ülkelerde üretim, yatırım ve istihdam oluşturuyor?”
Bu soru siyasi olmaktan önce iktisadi bir sorudur.
Talep Bir Ulusal Özkaynaktır
Bence tartışmanın eksik kalan noktası tam burasıdır. İktisat uzun yıllardır doğal kaynakları, sermayeyi, emeği ve teknolojiyi üretimin temel unsurları olarak ele almaktadır. Oysa küreselleşme çağında en stratejik kaynaklardan biri bunlardan farklıdır: Talep.
Bir ülkenin satın alma gücü kendiliğinden oluşmaz. O satın alma gücü;
- Üretimin,
- Vergi kapasitesinin,
- Sermaye birikiminin,
- Ücretlerin,
- Kamu maliyesinin
ortak ürünüdür.
Dolayısıyla bir ülkenin iç pazarı yalnızca bir piyasa değildir; ulusal bir özkaynaktır. Bu nedenle şu tanımı öneriyorum: Ulusal talep alanı; bir ülkenin kendi gelir düzeyi, mali kapasitesi ve satın alma gücü sayesinde oluşturduğu, üretim, yatırım ve istihdam yaratma potansiyeline sahip stratejik ekonomik kaynaktır. Bu tanım yapıldığında tartışmanın ekseni tamamen değişmektedir.
Talep Alanı Aynı Zamanda Ekonomik Egemenlik Alanıdır
Nasıl ki bir devlet doğal kaynaklarını koruma hakkına sahipse, nasıl ki hava sahası, karasuları veya mali egemenliği tartışmasız biçimde ulusal egemenliğin parçası kabul ediliyorsa; toplumun uzun yıllar boyunca oluşturduğu satın alma gücü de aynı şekilde ekonomik egemenliğin parçasıdır. Çünkü talep yalnızca tüketim değildir. Talep; üretimin, yatırımın, istihdamın ve gelir oluşumunun başlangıç noktasıdır. Bu nedenle talep alanı yalnızca ekonomik bir piyasa değil, bir egemenlik alanıdır.
Küresel Ticaretin Asıl Sorunu
Serbest ticaret tek başına sorun değildir. Sorun, bazı ülkelerin kendi iç talebini sistematik biçimde baskılayarak büyümelerini başka ülkelerin talebine dayandırmalarıdır.
- Düşük ücret politikaları,
- Baskılanmış döviz kurları,
- Kamu destekleriyle aşağı çekilmiş üretim maliyetleri,
- İhracata dayalı büyüme stratejileri…
Bunların tamamı yalnızca rekabet avantajı sağlamaz; aynı zamanda gelir bölüşümündeki bozukluğu uluslararası ticaret yoluyla ihraç eder. Sonuçta ortaya çıkan fazla üretim, başka ülkelerin talep alanına yönelir. Bu nedenle mesele yalnızca fiyat rekabeti değildir; mesele, başka ülkelerin yarattığı talep sayesinde büyüme modelidir. Başka bir ifadeyle, işsizliği azaltmanın maliyeti başka ülkelere aktarılmaktadır.
Trump Aslında Ne Söylüyor?
Trump’ın söylemini tek cümleye indirgersek şöyle okunabilir:
“Benim yarattığım talep, öncelikle benim ülkemde üretim ve istihdam oluştursun.”
Bu hedefe katılın ya da katılmayın; bu hedef meşrudur. Çünkü hiçbir devlet kendi vatandaşlarının yarattığı satın alma gücünün öncelikle kendi ülkesinde üretim ve istihdam oluşturmasını istemekten dolayı eleştirilemez. Bu, ekonomik milliyetçilikten önce bir ekonomik egemenlik tartışmasıdır.
Cari Açık Gerçekten Tasarruf Açığı mıdır?
Stiglitz dış ticaret açığını büyük ölçüde ulusal tasarruf yetersizliğiyle açıklamaktadır. Ancak burada önemli bir metodolojik sorun bulunmaktadır. Muhasebe özdeşlikleri nedenselliği açıklamaz; muhasebe yalnızca gerçekleşen sonuçların birbirine eşit olduğunu gösterir. Bugün birçok iktisatçı şöyle demektedir: “Cari açık varsa tasarruf yetersizdir.” Peki neden? Belki de bunun tersi doğrudur. Belki de gelir dışarıda oluştuğu için tasarruf da dışarıda oluşmaktadır. Çünkü tasarruf gelirin fonksiyonudur, geliri ise yatırım belirler. Dolayısıyla nedensellik çoğu zaman şu yönde işler: Yatırım—>gelir—>tasarruf.
Bu durumda düşük tasarruf neden değil, sonuçtur. Hatta bunu biraz mizahla şöyle ifade etmek mümkündür:
“Cari açığın nedeni tasarruf yetersizliğidir demek yanlış olmayabilir. Çünkü tasarrufunu fazla veren ülkeye kaptırmışsındır.”
Elbette bu bir muhasebe cümlesi değildir; ancak iktisadi olarak önemli bir gerçeğe işaret etmektedir. Talep dışarı sızıyorsa gelir dışarıda oluşur. Gelir dışarıda oluşuyorsa tasarruf da dışarıda oluşur. Dolayısıyla yüksek tasarruf, çoğu zaman talebin yöneldiği ekonomide ortaya çıkar.
Cari Açık Nedir?
Cari açık yalnızca ithalat fazlası değildir. Cari açık; bir ülkenin yarattığı talebin başka ülkelerin üretimine dönüşmesidir. İthalat ise yalnızca gelirin fonksiyonu değildir. Göreli fiyatların, üretim kapasitesinin, gelir bölüşümünün ve rekabet yapısının ortak sonucudur. Dolayısıyla mesele tasarruf değildir; mesele talebin hangi ekonominin üretimini beslediğidir.
XXI. Yüzyılın Yeni Egemenlik Tartışması
Yirminci yüzyıl doğal kaynakların paylaşımını tartıştı. Daha sonra enerji güvenliği konuşuldu. Ardından teknoloji ve veri egemenliği gündeme geldi. Bence XXI. yüzyılın en önemli tartışmalarından biri ise henüz yeni başlamaktadır: Talep egemenliği.
Çünkü üretim küreselleşebilir, sermaye ülkeler arasında dolaşabilir, teknoloji transfer edilebilir. Ancak satın alma gücü hâlâ ulusal ekonomiler tarafından yaratılmaktadır. Bu nedenle geleceğin ticaret savaşları malların değil, talep alanlarının paylaşımı üzerine kurulacaktır.
Sonuç
Trump’ın tarifeleri başarılı olabilir ya da olmayabilir. Tarifeler doğru araç olabilir ya da olmayabilir. Bunlar tartışılmalıdır. Ancak daha önce cevaplanması gereken temel soru şudur:
Bir ülke, kendi vatandaşlarının yarattığı talebin öncelikle kendi ekonomisinde üretim, yatırım ve istihdam oluşturmasını isteme hakkına sahip midir?
Eğer bu soruya “evet” cevabı veriliyorsa, tartışmanın merkezi tarifeler değil, talep egemenliği olmak zorundadır. Belki de XXI. yüzyılın ticaret tartışması artık malların serbest dolaşımı üzerine değil, talebin kime ait olduğu üzerine kurulacaktır.
Çünkü talep yalnızca bir piyasa değildir. Talep, ulusal bir özkaynaktır. Ve her ulusal özkaynak gibi, aynı zamanda bir egemenlik alanıdır.

