0 yorum 415 Görüntüleme
415 Görüntüleme

İSLAMİYETTE HİCRETİN EKONOMİ TEORİSİ BAKIMINDAN İRDELENMESİ

image_print
  1. GİRİŞ

Türk Dil Kurumu Türkçe sözlüğüne göre göç anlamına gelen hicret için “Hicret tabiri bana öyle tesir eder ki derinliğine inemeyeceğim bu mana karşısında dalar dalar giderim.” – Safiye Erol örneği verilmiştir. Aynı sözlüğe göre, ikinci anlam olarak hicret, “islam takviminde tarih başı sayılan Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç etmesi” olarak tanımlanmıştır[1].

Sözlükte “terketmek, ayrılmak, ilgisini kesmek” anlamına gelen hecr (hicrân) mastarından isim olan hicret “kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisânen veya kalben ayrılıp uzaklaşması” demektir; ancak kelime daha çok “bir yerin terkedilerek başka bir yere göç edilmesi” anlamında kullanılır. Terim olarak genelde, “gayri müslim ülkeden (darülharp) İslâm ülkesine göç etmeyi, özelde ise Hz. Peygamber’in ve Mekkeli Müslümanların Medine’ye göçünü” ifade eder[2].

İslam tarihinde hicretle ilgili temel kavramlar şunlardır:

  • Hz. Muhammed ve Sahabelerin Göçü: 622 yılında Hz. Muhammed ve Mekkeli Müslümanların, baskıların artması üzerine Mekke’den Medine’ye yaptıkları göçtür. Bu olay, İslam tarihinde bir dönüm noktası kabul edilir.
  • Muhacir ve Ensar: Mekke’den Medine’ye göç eden Müslümanlara Muhacir, Medineli Müslümanlara ve bu göçmenlere kucak açıp yardım edenlere ise Ensar denilmiştir.
  • Hicri Takvim: Hz. Muhammed ve Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicret ettiği 622 yılı, İslam (Hicri) takviminin başlangıcı olarak kabul edilir.

    Hicret güzergâhını gösteren harita:

  • HİCRET SONRASI KURULAN “MEDİNE DEVLETİ”NİN, “KOMÜN” TANIMLAMASI KARŞISINDAKİ DURUMU

Komün, TDK Sözlüğüne göre; “beraber çalışıp geliri paylaşmak üzere bir araya gelen topluluk” şeklinde tanımlanmış olup örnek olarak “Ama daha önemlisi komünle bizim aramızda bir anlayış farkı olduğu açığa çıktı.” – Ahmet Ümit örneği verilmiş olup komün hayatı ise “Harcamalar için gelirleri birleştirerek yaşanılan ortak hayatşeklinde tanımlanmıştır[3].

Komün, özel mülkiyetin olmadığı, her şeyin ortaklaşa paylaşıldığı ve birlikte yaşama dayalı toplumsal bir düzendir. Bireyler üretim araçlarını ortaklaşa kullanır ve ihtiyaçlarını birlikte karşılar.

Temel Özellikleri

  • Ortak Mülkiyet: Kişisel mülk kavramı yoktur; her şey topluluğa aittir.
  • Eşit Paylaşım: Üretilen ürünler herkesin ihtiyacına göre dağıtılır.
  • Ortak Karar: Yönetim hiyerarşik değildir, kararlar doğrudan demokrasiyle alınır.
  • Birlikte Yaşam: Üyeler genellikle aynı alanı paylaşır ve birlikte çalışır.

Tarihteki Önemli Örnekleri

  • Paris Komünü (1871): İşçilerin Paris’te kurduğu ilk kısa süreli sosyalist yönetimdir[4].
  • Kibutzlar: İsrail’de tarıma dayalı kurulan ve halen yaşayan kolektif topluluklardır[5].
  • 68 Kuşağı Komünleri: Hippiler tarafından Batı’da kurulan alternatif yaşam alanlarıdır[6].

Medine’de yaşayan müslümanlar, yahudiler ve müşrik Araplar arasında hicretten kısa bir süre sonra Hz. Peygamber’in önderliğinde hazırlanan Medîne vesîkası orijinal metninde kitab ve sahîfe adlarıyla, kaynaklarda ise muvâdaa (موادعة) ve muâhede gibi isimlerle anılır. Türkçe literatürde “Medine vesikası, Medine sözleşmesi, Medine anayasası” şeklinde adlandırılmaktadır. Vesika klasik kaynaklardan İbn Hişâm’ın es-Sîre’si (II, 501-504), Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm’ın Kitâbü’l-Emvâl’i (s. 193-196), İbn Seyyidünnâs’ın ʿUyûnü’l-es̱er’i (I, 197-198) ve İbn Kesîr’in el-Bidâye ve’n-nihâye’sinde (III, 224-226) tam metin halinde günümüze ulaşmıştır[7]. Muhammed Hamîdullah bu vesikanın tarihte tespit edilebilen ilk yazılı anayasa olduğunu belirtmektedir (İslâm Peygamberi, I, 206; DİA, III, 153). Medine vesikası, muhacir ve ensarın tam bir dayanışma içinde olmasını sağlamayı, onları hukukî güvence altına almayı ve dışarıdan Medine’ye gelebilecek bir saldırı karşısında şehirde yaşayanların birlikte hareketini temin etmeyi amaçlıyordu.

Hz. Muhammed’in hicreti sonrası Medine’de kurduğu düzen, sosyolojik ve ekonomik açıdan tam bir “komün” olarak sayılamaz.

Hicret sonrasında mülkiyetin paylaşılması gibi komünü andıran çok güçlü dayanışma pratikleri sergilenmiş olsa da[8], kurulan yapı özü itibarıyla komünist veya sosyalist bir model değil, inanç eksenli kozmopolit bir devlet ve hukuk düzenidir.

İki yapı arasındaki benzerlikler ve temel farklar şu şekildedir:

Komünü Andıran Benzer Özellikler

  • Muahat (Kardeşlik) Projesi: Hz. Muhammed, Mekke’den her şeyini bırakıp gelen Muhacirler ile Medineli Ensar’ı kardeş ilan etmiştir. Ensar, evlerini, topraklarını ve mallarını Muhacirlerle yarı yarıya paylaşmıştır. Bu durum, komünlerdeki “ortaklaşa yaşam ve yardımlaşma” ruhu ile büyük benzerlik taşır.
  • Suffe Ashabı: Mescid-i Nebevi’nin yanında kalan, evlenmeyen, mal mülk edinmeyen ve sadece ilimle uğraşıp toplumun ortak bütçesinden/infakından geçinen topluluk, tam bir komün hayatı yaşamıştır.

Medine Düzenini Komünden Ayıran Temel Farklar

  • Özel Mülkiyetin Korunması: Komünlerde özel mülkiyet tamamen reddedilir. Medine’de ise Ensar mallarını zorunluluktan değil, gönüllü olarak paylaşmıştır. İslam hukuku özel mülkiyeti, ticareti ve miras hakkını her zaman korumuştur.
  • Medine Vesikası ve Çok Kültürlülük: Medine’de sadece Müslümanlar yaşamıyordu. İmzalanan Medine Vesikası; Yahudileri, müşrik Arapları ve Müslümanları tek bir siyasi çatı altında toplayan çoğulcu bir anayasadır. Komünler ise genellikle homojendir ve ideolojik/inançsal birlik arar.
  • Sınıfsal Yapı ve Devlet: Komünler hiyerarşisiz ve devletsiz toplulukları hedefler. Hicret ise tarihteki ilk İslam devletinin (Medine İslam Devleti) kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Başında Hz. Muhammed’in olduğu hukuki, siyasi ve askeri bir yönetim mekanizması inşa edilmiştir.

Özetle; Medine’deki ilk dönem uygulamaları “radikal bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma modeli” olarak nitelendirilebilir, ancak ekonomik ve hukuki altyapısı nedeniyle bir “komün” değildir[9].

  • MEDİNE DEVLETİNDE “İSAR FELSEFESİ”

Hicret sonrasında Medine’de ortaya çıkan bu eşsiz dayanışma modelinin ve kardeşlik (Muahat) uygulamasının temelindeki ana manevi dinamik tam olarak îsâr düşüncesidir.

Sözlükte “bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme” mânasına gelen îsâr ahlâk terimi olarak “bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması” demektir. Cürcânî îsârı, “kişinin başkasının yarar ve çıkarını kendi çıkarına tercih etmesi veya bir zarardan öncelikle onu koruması” şeklinde tarif ederek bu anlayışın din kardeşliğinin en ileri derecesi olduğunu belirtir. Îsâr anlamında Batı dillerinde kullanılan en önemli temsilcisi insanın fıtratında altrüist duyguların esas olduğunu düşünen Auguste Comte olan altrüizm karşılığında modern Arapça’da daha çok gayriyye, Türkçe’de diğerkâmlık ve özgecilik terimleri kullanılmaktadır. Bir kimsenin cömertlikte îsâr derecesine ulaşabilmesi için ikram ettiği şeye kendisinin fiilen muhtaç durumda bulunması şart değildir; önemli olan, muhtaç olsa dahi başkasını kendisine tercih edebilecek bir ahlâk anlayışına ve irade gücüne sahip bulunmasıdır[10].

Îsâr, İslam ahlakında bu modelin kalbini oluşturur:

Îsâr Nedir ve Nasıl Temel Olmuştur?

  • Tanımı: Îsâr; bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde olduğu halde başkasını kendisine tercih etmesi, kendi hakkından gönüllü olarak feragat etmesidir.
  • Kur’an-ı Kerim’deki Yeri: Medineli Müslümanların (Ensar) bu fedakarlığı Haşr Suresi 9. ayette tam olarak bu kelimeyle övülmüştür: “Kendileri zaruret içinde olsalar bile onları (muhacirleri) öz canlarına tercih ederler (yû’sirûne).”
  • Uygulamadaki Rolü: Ensar, evlerini ve arazilerini Muhacirlerle paylaşırken bir devlet zoruyla değil, tamamen îsâr ahlakıyla hareket etmiştir.

Komün Felsefesinden Farkını Ortaya Koyan Nokta

Îsâr kavramı, bu modelin neden bir “komün” olmadığını da en net açıklayan unsurdur:

  • Komünde zorunluluk: Komün sisteminde mülkiyetin ortaklığı hukuki ve yapısal bir zorunluluktur; bireyin “bu mal benim ama sana veriyorum” deme seçeneği yoktur çünkü özel mülkiyet baştan reddedilir.
  • Îsârda gönüllülük: Medine modelinde ise Ensar’ın mülkiyet hakkı baki kalmıştır. Paylaşım, mülkiyetin yok sayılmasıyla değil, kişinin kendi mülkünü îsâr duygusuyla gönüllü olarak ortak kullanıma açmasıyla gerçekleşmiştir.

Kısacası îsâr; mülkiyeti zorla elden alan bir sistem değil, mülkiyet duygusunu bencilce yaşamayı engelleyen yüksek bir fedakarlık ahlakıdır. Medine’deki o ilk dönem refahı ve dayanışması, tamamen bu düşünsel temel üzerine inşa edilmiştir.

  • İSAR DÜŞÜNCESİNİN SOSYAL ADALETLE OLAN İLİŞKİSİ

İsar düşüncesi, sosyal adaleti kanun zoruyla veya devlet baskısıyla değil, bireyin içsel ahlakı ve gönüllü fedakârlığı üzerinden sağlayan en üst aşamadır.

İslam sosyolojisinde sosyal adalet, toplumun tabakaları arasındaki ekonomik uçurumu kapatmayı hedefler. İsar, bu hedefe ulaşmada hukuki sınırların ötesine geçen manevi bir motor görevi görür.

İsar düşüncesinin sosyal adaletle olan doğrudan ilişkisi şu temel maddelerle açıklanabilir:

1. Sosyal Adaletin Sınırlarını Aşmak (Asgari ve Azami Adalet)

  • Zekat asgari sınırdır: Zekat ve sadaka, İslam hukukunda fakirin hakkını koruyan ve zenginin vermeye mecbur olduğu zorunlu/hukuki bir sosyal adalet aracıdır.

İsar düşüncesi, sosyal adaleti kanun zoruyla veya devlet baskısıyla değil, bireyin içsel ahlakı ve gönüllü fedakarlığı üzerinden sağlayan en üst aşamadır.

İslam sosyolojisinde sosyal adalet, toplumun tabakaları arasındaki ekonomik uçurumu kapatmayı hedefler. İsar, bu hedefe ulaşmada hukuki sınırların ötesine geçen manevi bir motor görevi görür.

  • İsar azami sınırdır: İsar ise hukukun bittiği yerde başlar. Kişi, zekatını vererek adaleti sağlar; ancak kendi ihtiyacı olduğu halde elindekini başkasına vererek (isar) sosyal adaleti en yüksek zirveye taşır.

2. Sınıf Çatışmasını Önlemek ve Toplumsal Barış

  • Kapitalist sistemlerde zengin ile fakir arasında bir uçurum ve buna bağlı olarak sınıf çatışması (haset, kin, öfke) doğar.
  • İsar ahlakı, zenginin fakire karşı “üstten bakan” bir hayırsever değil, onunla eşitlenen bir kardeş olmasını sağlar. Bu durum, toplumsal tabakalar arasındaki düşmanlığı engeller ve organik bir sosyal adalet bağı kurar.

3. Kaynakların Gönüllü Olarak Tabana Yayılması

  • Sosyal adalet sistemleri genellikle vergiler ve cezalar yoluyla serveti yeniden dağıtmaya çalışır. Bu durum mülk sahiplerinde direnç yaratabilir.
  • İsar ise servetin tabana yayılmasını tamamen gönüllü ve psikolojik bir tatmin haline getirir. Birey, başkasını doyurduğunda kendisi huzur bulur; böylece ekonomik denge toplumsal bir baskı olmadan, kendiliğinden oluşur.

4. Bencillikten Arınma ve Tüketim Çılgınlığının Önlenmesi

  • Sosyal adaletsizliğin en büyük sebebi, bireylerin bitmek bilmeyen biriktirme ve tüketme arzusudur.
  • Kur’an, isar kavramını hemen ardından gelen “Kim nefsinin hırslı cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir” (Teğâbün Suresi’nin 16. Ayeti) ifadesiyle bağlar. İsar, kapitalizmin körüklediği “önce ben” bencilliğini yıkarak, sosyal adaletin önündeki en büyük psikolojik engel olan ihtirası yok eder.

Özetle; klasik sosyal adalet teorileri “herkese hakkını vermek” üzerine kuruluyken, isar düşüncesi “kendi hakkından başkası lehine feragat etmek” esasına dayanır. Bu yönüyle isar, sosyal adaletin mekanik bir sistemden çıkıp insani bir ahlaka dönüşmesini sağlar.

  • İSAR FELSEFESİNİN MODERN EKONOMİ TEORİLERİ İLE KIYASLANMASI

İsar düşüncesi ile modern ekonomi teorileri arasındaki en temel fark, insan doğasına (Homo Economicus) bakış açılarında ve kaynak tahsisi felsefelerinde yatar.

Modern ekonomi teorileri insanı “kendi çıkarını maksimize etmeye çalışan rasyonel bir varlık” olarak kabul ederken; isar, insanı “başkasının refahı için kendi hakkından gönüllüce vazgeçebilen ahlaki bir varlık” olarak konumlandırır.

İsar düşüncesinin öne çıkan modern ekonomi teorileri ve kavramları ile kıyaslaması şu şekildedir:

Klasik Ekonomi (Adam Smith) ile Karşılaştırılması

  • Klasik Ekonomi: Sistem, bireysel çıkar ve bencillik üzerine kuruludur. Adam Smith’in “Görünmez El” (Invisible Hand) teorisine göre, herkes kendi çıkarının peşinden koşarsa toplumun genel refahı da kendiliğinden artar.
  • İsar: Bu teorinin tam aksini savunur. Toplumsal refahın ve dengenin, bireyin kendi çıkarını ikinci plana atıp başkalarını öncelemesiyle (fedakarlıkla) kurulacağını öne sürer.

Sosyalist/Komünist Ekonomi ile Karşılaştırılması

  • Sosyalizm/Komünizm: Sosyal adaleti ve eşitliği sağlamak için özel mülkiyeti reddeder. Devlet eliyle veya hukuki zorunlulukla zenginlikleri yukarıdan aşağıya doğru dağıtır.
  • İsar: Özel mülkiyet hakkını tamamen tanır ve korur. Ancak bu mülkiyetin dağıtımını devlet zoruyla değil, bireyin kendi iç dünyasındaki gönüllü ahlaki dönüşümle (aşağıdan yukarıya) gerçekleştirmesini hedefler.

Davranışsal Ekonomi ve “Altruizm” (Diğerkâmlık) ile Karşılaştırılması

  • Modern Davranışsal Ekonomi: Klasik ekonominin “insan tamamen bencildir” tezini esnetmiş ve laboratuvar deneyleriyle insanların bazen karşılıksız iyilik yaptığını (Altruizm / Saf Diğerkâmlık) kanıtlamıştır.
  • Kıyaslama: İsar, modern ekonominin yeni keşfettiği “altruizm” kavramının en radikal ve üst aşamasıdır. Davranışsal ekonomideki altruizm genellikle “artık/fazla olan” malın paylaşılmasıyken, isar bizzat kendisi ihtiyaç içindeyken paylaşmayı şart koşar.

Refah Ekonomisi ve “Pareto Optimumu” ile Karşılaştırılması

  • Pareto Optimumu: Modern refah ekonomisinde bir durumun en verimli hale gelmesi için, “hiç kimsenin durumunu kötüleştirmeden, en az bir kişinin durumunu iyileştirmenin imkânsız olması” gerekir. Yani kimse kendi refahından kaybetmek istemez.
  • İsar: Pareto mantığını tamamen altüst eder. İsar uygulayan kişi, başkasının refahını artırmak uğruna kendi refah seviyesinin düşmesini (maddi olarak azalmayı) rasyonel bir tercih olarak kabul eder.

Özet Karşılaştırma Tablosu

ÖzellikModern Ekonomi Teorileri (Genel)İsar Düşüncesi
Temel İnsan ModeliBencil, faydacı ve rasyonel (Homo Economicus)Fedakâr, ahlaki ve aşkın varlık
İşleyiş MotoruKişisel çıkar ve kâr maksimizasyonuAllah rızası ve toplumsal dayanışma
Kaynak DağılımıFiyat mekanizması (Piyasa) veya Devlet zoruGönüllülük ve manevi sorumluluk
Tüketim AlgısıSınırsız ihtiyaçlar, sürekli tüketimKanaat, israftan kaçınma ve paylaşım

6. SONUÇ:

Klasik iktisat teorisi, insanı bencil ve faydacı varsaydığı için isar gibi dayanışma kavramlarını irrasyonel görse de günümüz yapay zekâ döneminde yaşanan küresel gelir ve servet adaletsizliği, çevre (su ve enerji) krizleri ve dolaylı demokrasinin başarısızlıkları, miras anlaşmazlıklarına dayalı atıl kalan ve ufalanan toplumsal servetler[11], modern toplum teorisyenlerini “ahlaki ekonomi” ve “sosyal sorumluluk” gibi “İsar Felsefesi”ne yaklaşan yeni arayışlara itmektedir.


[1] https://sozluk.gov.tr/, erişim tarihi, 18.06.2026

[2] https://islamansiklopedisi.org.tr/hicret#1, erişim tarihi, 18.06.2026

[3] https://sozluk.gov.tr/ komün, erişim tarihi, 18.06.2026

[4] Paris Komünü, 18 Mart’tan 28 Mayıs 1871’e kadar Paris’te iktidarı sivil bir ayaklanmayla ele geçiren bir Fransız devrimci hükûmetiydi. Komün, Paris’i iki ay boyunca yönetti. La semaine sanglante (Kanlı Hafta) sırasında, Mayıs ayının sonunda, ulusal Fransız Ordusu Komünü bastırana kadar, çeşitli Komünarların kendi hedeflerine ulaşmak için iki aydan biraz fazla zamanları vardı. Fransız Ordusu, Ulusal Muhafızlarla savaştı ve tahminen 10.000 ila 15.000 Komüncüyü hızla idam etti, daha sonraki tahminler ölü sayısının 20.000’e kadar çıktığını gösteriyor. On beş bin kişi yargılandı, bunların 13.500’ü suçlu bulundu. Doksan beşi ölüm cezasına, 251’i zorunlu çalışmaya ve 1.169’u sınır dışı edilmeye mahkûm edildi. Liderlerin birçoğu da dahil olmak üzere diğer binlerce Komün üyesi yurt dışına, çoğunlukla İngiltere, Belçika ve İsviçre’ye kaçtı. Tüm mahkûmlar ve sürgünler 1880’de affedildi ve bazıları daha sonra siyasi kariyerlerine devam etti. https://tr.wikipedia.org/wiki/Paris_Komünü, erişim tarihi 18.06.2026

[5] Kibbutz (İbranice: קיבוץ; “topluluk” veya “birlikte”), İsrail’de geleneksel olarak tüm mülkiyetin ortak olduğu ve komün yaşam tarzına dayanan tarımsal topluluklara verilen isimdir. İsrail’in kuruluş sürecinde önemli bir rol oynamıştır. Zaman içinde sadece tarımla sınırlı kalmayıp, imalat sanayisi ve yüksek teknoloji sektörleri gibi alanlarda da faaliyet göstermeye başlamıştır. Sosyalizm ile Siyonizmi ütopik bir biçimde birleştiren kibbutzim (kibbutz kelimesinin çoğul hali), İsrail’e özgü bir deney olarak tarihteki en büyük kolektif topluluk hareketlerinden biri olmuştur. Kibbutz üyelerine ise “kibbutznik” (İbranice: קִבּוּצְנִיק) denir. 2010 yılı itibarıyla İsrail’de 270 kibbutz bulunuyor ve bu topluluklarda toplam nüfus 126 bini aşmış durumda. Kibbutzimdeki sanayi ve tarım işletmeleri, ülkenin toplam sanayi üretiminin %9’unu oluştururken, tarımsal üretimin payı 1,7 milyar dolar (yaklaşık %40) civarındadır. Kibbutz Sasa gibi bazı kibbutzim, yüksek teknoloji ve askeri sanayi alanlarında da gelişim göstermiştir Bugün İsrail’deki 230 kibbutz, seküler Kibbutz Hareketi’ne bağlıyken, 16’sı Dindar Kibbutz Hareketi bünyesinde faaliyet göstermektedir. https://tr.wikipedia.org/wiki/Kibbutz, erişim tarihi 18.06.2026

[6] Hippiler, 1960’ların ortalarında Amerika Birleşik Devletleri’nde özellikle Vietnam Savaşına karşı ortaya çıkan, ana akım toplum kurallarına, savaşa ve tüketime karşı çıkan doğu mistisizmi ve alternatif kültüre ilgili komün yaşamı benimseyen bir harekettir. Doğaya dönüşü, barışı ve bireysel özgürlüğü savunan bu gruplar, “Çiçek Çocuklar” olarak da anılır. 1960’ların sonları ve 1970’lerin başlarında binlerce genç; doğaüstü mutluluk arayışı amacıyla Avrupa’dan yola çıkıp Türkiye, İran, Afganistan ve Hindistan üzerinden Hindistan ve Nepal’e (Delhi, Katmandu) kadar uzanan Hippi Yolu (Hippie Trail) adlı meşhur rotayı kullanmışlardır. İstanbul’daki Sultanahmet ve Pudding Shop bölgesi bu dönemde önemli duraklardan biriydi. https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42238253 BBC Arşivlerinde Türkiye: Hippiler İstanbul’da

“Hippi Perihan” olarak bilinen Perihan Yücel, 1970’li yıllarda 16 yaşında İzmir’deki ailesinin yanından kaçarak İstanbul’a yerleşen ve Türkiye’nin ilk hippilerinden biri olarak sembolleşen bir isimdir. Sultanahmet’te yaşayıp çiçekli kıyafetleri ve kendine has yaşam tarzıyla dikkat çeken Yücel, dönemin basınında geniş yankı uyandırmıştır. Aşırı dozda uyuşturucu nedeniyle genç yaşta Sirkeci’deki bir otel odasında trajik bir şekilde ölü bulunmuş, babası “iyi olmuş öldüğü, bir mikrop temizlendi” demesine rağmen annesi cenazesini kaldırmış, mezar taşına “Hippi Kraliçesi Perihan” yazdırılmıştır. Bu nahoş hayatın ibretlik hikayesi, Yeşilçam’ın da ilgisini çekmiş ve ölümünün hemen ardından 1970 yılında Fehmi Tengiz yönetiminde “Hippi Perihan” adlı bir sinema filmine konu edilmiştir (12-13 Ocak 1970 tarihli Hürriyet Gazetesi ve Milliyet Gazetesi)

[7] https://islamansiklopedisi.org.tr/medine-vesikasi, erişim tarihi, 18.06.2026

[8] Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek devesi Kasvâ, Medine’ye varıldığında Hz. Ebu Eyyûb el-Ensârî’nin (Hâlid bin Zeyd) evinin önünde çökmüştür. Devenin çöktüğü bu arsa üzerine İslam tarihindeki ilk mescitlerden biri olan ve günümüzde de ziyarete açık bulunan Mescid-i Nebevî inşa edilmiştir (İbn Sa‘d, I, 237). 90’lı yaşlarında katıldığı ikinci İstanbul kuşatması sırasında ölmüştür. Vasiyeti üzerine İstanbul surlarının dibine gömüldüğü söylenir. İstanbul’un Fethi’den sonra Akşemsettin keşif yoluyla mezarını buldu. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden hemen sonra mezarının bulunduğu yere külliye yaptırdı. Osmanlı padişahları Eyüp Sultan Türbesi önünde yapılan kılıç alayı ile tahta çıkardı. Mezarının bulunduğu Eyüpsultan İlçesi adını ondan almıştır. https://tr.wikipedia.org/wiki/ /Ebu_Eyyûb_el-Ensarî.

[9]İslami sosyalizmin en önemli fikir ve siyaset öncüleri olan Ebu Zer el-Gifari, Ali Şeriati, Mustafa es-Sibâî, Cemalettin Afgani ve Mir Said Sultan Galiyev, Zülfikar Ali Butto, Muammer Kaddafi, Cemal Abdünnasır, Nurettin Topçu, Hüseyin Hilmi gibi kişiler, İslami Sosyalizm literatürünü oluşturmuştur. Fakat, Said Nursi, komünizmin aile ve mülkiyet yapısını bozduğunu savunduğu aşağıdaki metinde, dönemin Sovyet Rusya’sındaki toplumsal değişimleri eleştirmektedir.”Kuzeyde kocaman bir devlet, gençlerin nefislerini ve heveslerini ele geçirerek bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünkü geleceği görmeyen, kör hisleriyle hareket eden gençlere; namuslu insanların güzel kızlarını ve eşlerini helal (serbest) kılıyor. Hatta hamamlarda erkek ve kadınların birlikte çıplak olarak girmelerine izin vererek bu ahlaksızlığı teşvik ediyor. Ayrıca serseri ve fakir olanlara zenginlerin mallarını helal sayıyor ki, bütün insanlık bu felaket karşısında titriyor.” (Sözler, On Üçüncü Söz, İkinci Makam) (Günümüz Türkçesiyle sadeleştirilmiş hali) Said Nursi, sosyalizmi materyalizm kalıbında ele almış olup onu Anadolu’nun İslam, ahlak, adalet ve tasavvuf değerleriyle harmanlayarak manevi bir adil düzen arayışına dönüşebileceğini ihmal etmiştir. Eşitlik anlayışı bakımından ise kanun önünde (hukuki) eşitlik önerisi ötesine geçememiştir. “Kanun-u adalet, bir padişah ile bir çobanı müsavi (eşit) tutar.” diyerek Nursi’ye göre hakiki adalet, güce ve makama bakmaz. Kanun karşısında en tepedeki yönetici ile en alttaki vatandaş tamamen aynı haklara sahiptir. Münazarat (Hürriyet Bölümü) Fakat, kanun önünde eşitlik, zorlama gücünün eşitliğine dayanır ve gerçekte güçlüler (sermaye sahipleri) yapmaya güçleri olan şeyi yaparlar ve zayıflar (emekçiler) kabul etmek zorunda kaldıkları şeyi kabul ederler (Güç sahibi olmanın 48 yasası, Greene & Elffres, Altın Kitaplar, 9.basım, s.236) Ekonomik eşitlik yönünde atılmış dönüşüm adımları olmayan bir toplumda eşitlik olgusu yüzeysel kalır. Zaten sürgün ve yokluk içinde geçen hayatı nedeniyle Said Nursi’den sistematik bir iktisat teorisi beklemek makul ve kabul edilebilir olmayacaktır.

[10] https://islamansiklopedisi.org.tr/isar–digerkamlik

[11] İnsanoğlu, yönetimde soybağı altında yani hanedanlıklar altında binlerce yıl yaşadı ve liberalizm, milliyetçilik ve temel hak ve özgürlükler yönündeki uzun mücadeleler sonucunda yönetimde soybağı esasından 1. Dünya Savaşı’nda kurtuldu. Ulus devletler, sabit ideolojileri temsil eden siyasi partiler ve seçimler yoluyla yani dolaylı demokrasi yoluyla yöneticilerini seçme yolunu tercih etmişti. [100 yıllık ulus devletler tecrübesinde insanoğlu, “süper güç” devletler hariç ittifaklar sistemine dahil diğer ülkelerde; hileli seçimler, kontrollü muhalefet ve kontrollü iktidar yapılarının hâkim olduğu serbest, adil ve rekabetçi seçimlerin sağlanamadığı-tabiri yerinde ise milletin temsilcilerinin milletten aldıkları vekalet hakkını suistimal ettiği kötüye kullandığı anlamıştır. Teknoloji ve yapay zekâ döneminde artık toplumsal talepler e-demokrasi, e-halkoylaması gibi doğrudan demokrasi uygulamalarını zorunlu kılıyor.] Toplumlar kendi yarattıkları servetin nesiller arası transferi konusunda soybağından hala kurtulabilmiş değil. Hala, her düşünce sisteminin kayıtsız kalamadığı konulardan biridir miras meselesi. Kimi toplumcu düşünce sistemlerinde mirasın en haksız, en adaletsiz servet transferi olduğu savunulur, piyasacı düşünce anlayışında ise miras kutsal ve meşru kabul edilir. Halbuki üretim toplumsal bir konu ise onun sonucu servet ve zenginlik de topluma ait olmalı hele günümüzün dijital kayıt döneminde, toplumsal fonların, varlıkların, tüzel kişiliklerin yaygın olduğu dönemde. Zaten, miras kavgaları, soyun devamının olmaması veya vasiyet gibi hallerde ölenin iradesine göre bazı servet unsurları kamu yararına çalışan derneklere, vakıflara, hatta bazen hazineye yani topluma kalabilmektedir. Bazen de uzun miras çekişmeleri ile değerli servet unsurları, yıllarca boş ve atıl kalabilmektedir. Şenol KOCAER, https://www.vergiplatformu.com/2025/02/18/veraset-vergisinin-akibeti-ne-olmali/ erişim tarihi, 18.06.2026

@2024 -YASAL UYARI : Yazılar Yazarın Kendi Görüşünü İfade Etmektedir. İnternet sitemizde yer alan yazıların tüm hakları saklıdır. Ancak yazar ve site kaynağının aktif linkine yer verilerek alıntı yapılabilir. YAZILAR AYNEN YAYIMLANAMAZ. Aksi yönde eylemler hakkında Fikir ve Sanat Eserleri Kanunundaki tazminat ve ceza hükümlerinin uygulanması için hukuki süreçler başlatılacaktır.

Bize yazın