0 yorum 202 Görüntüleme
202 Görüntüleme

KÂRLAR, FİYATLAR, DIŞ BİLANÇO VE CARİ AÇIĞIN GÖRÜNMEYEN HİKÂYESİ

image_print

İktisat literatürü cari açığı çoğu zaman bir tasarruf-yatırım dengesizliği olarak okur. Oysa bu yaklaşım yöntemsel bir eksiklik taşır: Cari açık bir akım değişkenidir; her yıl yeniden başlar, dönem sonunda kapanır ve geçmişi geride bırakır. Buna karşılık ekonominin dış bilançosu hiçbir yılı unutmaz. Geçmişteki bütün sermaye hareketleri ve cari işlemler, birer stok olarak dış bilançoda birikir.
Bu nedenle makroekonomik kırılganlığı anlamak isteyen bir analiz, gelir tablosundan (akımlardan) değil, doğrudan bilançodan (stoklardan) başlamalıdır.

Makroekonominin temel özdeşliği basittir:

GSYH= Fiyat x Miktar

Nominal gelir, üretim miktarı ile birim fiyatın çarpımından oluşur. Dolaylı vergileri ilk aşamada analiz dışı bırakırsak, birim fiyat iki temel bileşene ayrışır:

Birim Fiyat= Ücret + Kâr

Bu ifade yalnızca bir maliyet denklemi değildir; aynı zamanda gelir bölüşümünün fiyat mekanizması üzerinden nasıl gerçekleştiğini gösteren yapısal bir ilişkidir. Bölüşüm, yalnızca işgücü piyasasında ücretin belirlenmesiyle tamamlanmaz; nihai bölüşüm, mal piyasasında satış fiyatı üzerinden şekillenir. İşgücü piyasasında dağıtılan gelir, mal piyasasındaki fiyatlama davranışıyla yeniden dağıtılır.

Birbirine girdi sağlayan sektörlerden oluşan bir ekonomik sistemde fiyatlar tek tek ve bağımsız belirlenmez. Bir sektördeki fiyat artışı, diğer sektörlerin maliyetini doğrudan yükseltir. Satış fiyatını bu maliyet artışı oranında yükseltemeyen firmanın kâr marjı daralır. Dolayısıyla fiyat artışları, yalnızca ham maliyetlerin değil, yapısal kâr marjını koruma davranışının da bir sonucudur. Süreç, üretim zinciri boyunca zincirleme yayılır.

Bu dinamik içinde, yükselen fiyatların birincil nedeni sanıldığı gibi genel bir talep fazlası değildir. Fiyat hareketi, üretim sistemi içindeki kâr marjı dengesini koruma mücadelesinden kaynaklanır. Nominal ücretler aynı hızda artmadığında ise sonuç, reel ücretlerin gerilemesi ve gelir bölüşümünün kâr lehine değişmesidir.


Sorun yalnızca yurt içi bölüşümle de sınırlı kalmaz. İç fiyatlar dış fiyatların üzerine çıktığında, yerli mallar rekabet gücünü kaybeder. Yurt içindeki mevcut satın alma gücü giderek daha fazla ithal mala yönelir. Böylece toplam talep ortadan kalkmaz; ancak yerli üretime yönelik talep ithalat yoluyla dışarıya sızar.

Bu noktada makroekonomik döngü kesintisiz bir nedensellik zincirine dönüşür: Kârlar arttıkça fiyat seviyesi yükselir; yükselen fiyatlar iç reel talebi dışa kaydırır. Dışa yönelik bu talep sızıntısı, cari açığı büyüterek yükü dış bilançoya taşır ve dış bilançoyu kırılganlaştırır. Kırılganlaşan dış bilanço ise ülkenin dış borçlanma maliyetlerini artırır ve CDS’leri yukarı çeker. Borçlanma maliyetlerindeki bu yükseliş, faiz yükü üzerinden ilave cari açık yaratır. Yani yüksek kâr marjının tetiklediği fiyatlar, hem cari açığı artırır, bununla birlikte kuru hem de dış bilançoyu doğrudan zorlar. Dolayısıyla sorun, yapay müdahalelerle kuru tutmak değil; fiyatları, yani kârları disiplin altına almaktır.

İşte bu sızıntının finansmanı, sermaye hareketleriyle sağlanır.

Sermaye girişleri yalnızca cari açığı finanse etmekle kalmaz; aynı zamanda ekonomide üretimden bağımsız, dışsal bir satın alma gücü, yani otonom bir talep yaratır. İç fiyatlar dış fiyatların üzerinde kaldığı sürece, bu otonom talep yerli üretimi büyütmek yerine ithalatı besler. Sonuçta üretimden türeyen gelir zayıflarken, dış bilançodan beslenen parasal talep genişlemeye devam eder.

Böyle bir yapıda ekonomi büyüyor gibi görünse de büyümenin niteliği ve bileşimi bozulur. Üretken yatırımlar beklenen ölçüde artmaz, üretimden doğan yerli gelir zayıflar. Dolayısıyla tasarruf yetersizliği bu sürecin nedeni değil, yapısal bir sonucudur. Bu nedenle literatürdeki “tasarruf yetersizliği yatırım yetersizliğine yol açar” tezi, nedensellik ilişkisi ile muhasebe özdeşliğini birbirine karıştırmaktadır. Muhasebe eşitlikleri ekonominin sadece tutarlılığını gösterir; ekonomik davranışın yönünü ve nedenlerini açıklamaz.

Türkiye’nin 2001 sonrasındaki deneyimi bu mekanizmayı doğrulayan net bir örnektir. Güçlü sermaye girişleri, ithalatın genişlemesi ve hızla büyüyen dış yükümlülükler, iç fiyatlar üzerinde uzun süre yapay bir disiplin oluşturdu. İthal malların yarattığı rekabet baskısı fiyat artışlarını ortadan kaldırmadı, sadece erteledi. Bu geçici rahatlamanın bedeli ise dış bilançonun hızla büyümesi ve kırılganlaşması oldu.
Nitekim sonraki dönemde dış sermaye koşulları değişip yeterli kaynak girişi sağlanamadığında, ithalatın fiyatları baskılayan disiplini de zayıfladı. Daha önce ertelenen ve biriken fiyatlama davranışı, yapısal bölüşüm bozukluğu ile birleşerek yeniden yüzeye çıktı.

Sonuç olarak; enflasyonu yalnızca para arzı, faiz parantezinde okumak eksikliktir. Fiyat hareketlerinin yönünü anlamak için dış bilançoya, sermaye hareketlerinin niteliğine ve bölüşüm mekanizmalarına bütüncül bakmak zorunludur.

Makroekonominin unutulan gerçeği şudur: Yükselen kâr marjları bilançoları öyle bir bozar ki; patlamanın nereden olacağını kestiremeyiz.

@2024 -YASAL UYARI : Yazılar Yazarın Kendi Görüşünü İfade Etmektedir. İnternet sitemizde yer alan yazıların tüm hakları saklıdır. Ancak yazar ve site kaynağının aktif linkine yer verilerek alıntı yapılabilir. YAZILAR AYNEN YAYIMLANAMAZ. Aksi yönde eylemler hakkında Fikir ve Sanat Eserleri Kanunundaki tazminat ve ceza hükümlerinin uygulanması için hukuki süreçler başlatılacaktır.

Bize yazın