Giriş: Küresel Çıpa ve Entelektüel Dürüstlük
Uluslararası merkez bankacılığı literatüründe, yerleşik Neo-Klasik ezberlerin dışına çıkan ve makroekonomik gerçekleri bölüşüm ilişkileri üzerinden çıplaklığıyla ortaya koyan analizlerle karşılaşmak nadiren mümkün olur. Ancak Federal Reserve Bank of New York’un (NY FED) yakın zamanda yayımladığı “The Post-COVID Decline in the Labor Share” (Pandemi Sonrası Emek Payındaki Düşüş) başlıklı analiz, tam anlamıyla hakkı teslim edilmesi gereken bir entelektüel dürüstlük barındırmaktadır.
NY FED, pandemiden bu yana küresel ölçekte emeğin milli gelirden aldığı payın (labor share) neden gerilediğini incelerken çok net bir metodolojik duruş sergiliyor: Düşüşün arkasındaki ana neden, ana akım iktisatçıların kolaya kaçarak öne sürdüğü “sektörel kaymalar” (yani zaten sermaye yoğun olan teknoloji veya yazılım gibi sektörlerin büyüyüp, emek yoğun sektörlerin küçülmesi) değildir. Analiz, faturayı ekonominin doğal evrimine kesmek yerine, asıl yıkıcı etkenin “sektör içi erime” olduğunu itiraf etmektedir.
Yani, neredeyse tüm sektörlerde, yaratılan katma değerden kâr marjlarına ve sermayeye giden pay, emek aleyhine yapısal olarak genişlemiştir. ABD verilerinde emeğin payındaki düşüş oransal olarak çok radikal boyutlarda olmamasına rağmen, NY FED’in bu meseleyi bir Sraffa-Keynes senteziyle masaya yatırması; ücret-enflasyon sarmalı (wage-price spiral) illüzyonuna sığınmadan kâr marjı genişlemesini (greedflation) raporlaması vizyoner bir adımdır. Çünkü bu çizgi, emeğin payındaki erimenin sadece bir adalet problemi değil; uzun vadede toplam talebi (etkin talebi) kurutarak sistemi kronik bir durgunluğa sürükleyecek yapısal bir risk olduğunu açıkça görmektedir.
Şimdi bu küresel ve dürüst çıpayı yanımıza alarak, madalyonun diğer yüzüne; yaratılan katma değerden emeğin aldığı payın çok daha dramatik şekilde çöktüğü Türkiye ekonomisine ve para otoritemizin bu konudaki derin analitik körlüğüne dönelim.
1. Vagon: “Aşırı Talep” İllüzyonu, Gelir Kısıtı ve 4 Puanlık Kapasite Kullanım Çöküşü
TCMB’nin para politikasını ve sıkılaştırma felsefesini üzerine kurduğu ana anlatı, enflasyonun arkasındaki temel itici gücün “iç talepteki dirençli canlılık” olduğudur. TCMB 2026 1. Enflasyon Raporunda, enflasyonist katılığı neredeyse tamamen hanehalkının tüketim eğilimine ve asgari ücret ayarlamalarına bağlamaktadır.
Ancak, para otoritesinin kendi yayımladığı Kapasite Kullanım Oranı (KKO) verileri, bu teorik kurguyu kökünden yalanlamaktadır. Ortada hammadde, lojistik veya enerji krizi gibi yapısal bir arz kısıtı bulunmadığı halde, imalat sanayinde kapasite kullanım oranları net 4 puana yakın gerilemiştir. Ekonomi literatüründe ve saha gerçekliğinde bu büyüklükte bir kapasite düşüşünün tek bir anlamı vardır: Reel talep durmuştur ve üretici malını satamadığı için şalteri yavaş yavaş indirmektedir.
Peki, talep düşerken fiyatlar neden roket gibi gitmeye devam etmektedir? TCMB’nin analitik körlüğü tam burada devreye giriyor. Enflasyonist beklentiler yüzünden hanehalkının harcamalarını öne çekmesini TCMB “aşırı talep” zannetmektedir. Oysa bu öne çekme hareketi sürekli olamaz; çünkü bunu hanehalkının reel gelirleri sınırlar. Dönem içinde harcamalar öne çekilse bile, gelir kısıtı nedeniyle dönem sonunda bu talep bıçak gibi kesilir ve makroekonomik olarak nötrleşir. Dolayısıyla ortada organik bir aşırı talep yoktur; sanayici sipariş defterlerinin boşaldığını görerek üretim bantlarını kapatmaktadır.
2. Vagon: Mikro-Makro Düğümü: Azalan Miktarı Fiyatla Telafi Etme Stratejisi
Sığ monetarist teorisyenlerin asla çözemediği, sahadan kopuk kuramsal modellerin ıskaladığı makroekonomik paradoks tam olarak bu noktada düğümlenmektedir. Klasik teori, “talep düşerse fiyat düşer” ezberini tekrarlar. Oysa yüksek enflasyonist ortamlarda ve oligopolistik piyasa yapılarında mikroekonomik güdü tamamen farklı çalışır. Sanayide kapasitenin 4 puan düştüğü, yani reel talebin daraldığı bir iklimde firmalar bu hacim kaybını fiyat indirerek çözmeye çalışmazlar. Aksine, Miktar Azalmasını Fiyatla Telafi Etme yoluna giderler. Satış adedi düşen bir şirket, sabit maliyetlerini çevirebilmek, finansman yükümlülüklerini karşılamak ve kâr hedeflerini tutturmak için, elinde kalan az sayıdaki alıcıya çok daha yüksek fiyattan mal satma yoluna gider. Şirketler, Hasılat eşittir Fiyat çarpı Miktar denkleminde düşen miktarı, fiyatı agresif şekilde yukarı çekerek kompanse etmekte ve gelir maksimizasyonu (revenue maximization) yapmaktadır. Yani fiyatlar talep yüksek olduğu için değil; talep düştüğü ve hacim daraldığı için, ciro kaybını fiyat mekanizmasıyla telafi etme dürtüsüyle artmaktadır.
TCMB bu mikro-dinamiği okuyamadığı için trajikomik bir kısır döngü yaratmaktadır: Şirketler düşen hacmi kurtarmak için fiyat artırır; TCMB “Aaa talep hala çok güçlü” deyip faiz ve vergilerle hanehalkının talebini daha da kısar; talep daha da düşünce şirketler hasılatı kurtarmak için fiyatları bir tur daha artırır. Sonuç; üretim kapasitesini kaybeden ama fiyatların yapısal bir kâr sarmalında yukarı gitmeye devam ettiği bir tıkanmadır.
3. Vagon: Sraffa Özdeşliği ve Sahte Çıpaların Yarattığı Dış Açık Kıskacı
Piero Sraffa’nın o net ve sarsılmaz bölüşüm özdeşliğini masaya koyalım: Fiyat eşittir Ücret artı Kâr. Türkiye ekonomisinde reel ücretlerin ve emeğin katma değer içindeki payının trajik şekilde gerilediği, yani denklemdeki Ücret bileşeninin yapısal olarak basıldığı sabittir. Ücret azalırken fiyatın roket gibi gitmesi, matematiksel olarak tek bir gerçeği belgeler: Kâr oranları ve marjları (kâr payı) agresif şekilde yükselmektedir.
İşte bu noktada dehşet verici makroekonomik uçurumu ampirik olarak ortaya koymak gerekir: ABD’de katma değer içinde ücretin payı yüzde 63 seviyelerindeyken, Türkiye’de bu pay yüzde 30 sınırına kadar gerilemiştir. Bunun matematiksel ve iktisadi meali tektir: Türkiye’deki toplam kâr marjı, ABD’deki kâr marjının tam iki katına çıkmıştır! TCMB, bu vahşi kâr genişlemesini disipline etmek yerine, faturayı ücrete ve kur baskısına kesmektedir. Kur enflasyonun altında tutulup (reel değerlenme) ithal girdi üzerinden TÜFE baskılanmak istenirken, içeride kâr marjlarını düşürmeye yanaşmayan sermaye grubu fiyatları şişirmeye devam etmektedir. Burada kritik çözüm kurun seviyesini artırmak değil, kâr marjlarını disipline etmektir. İçeride kâr oranları o kadar korunaklı ve tatlıdır ki, firmalar verimlilik artırmak veya dış pazarda rekabet etmek için fiyat kırmakla uğraşmamaktadır. Kuru çıpalayıp kâr marjlarını yukarıda tutma inadı, ihraç mallarımızı dış pazarda fahiş ölçüde pahalı hale getirerek ihracatı boğmaktadır. Kâr oburluğu ihracatı vururken, ekonomiyi kronik bir dış açık ve düşük büyüme çizgisine hapsetmektedir.
Sonuç: Pozitif Çıktı Açığı Masalının Çöküşü
TCMB’nin tüm sıkılaştırma ve dezenflasyon politikasını meşrulaştırdığı o en büyük teorik kale, yani “Pozitif Çıktı Açığı” (Positive Output Gap) analizi bu gerçekler karşısında tamamen çökmüştür. TCMB modelleri, ekonominin potansiyelinin üzerinde çalıştığını, aşırı bir talep fazlası olduğunu iddia etmektedir. Oysa; sanayide kapasite kullanım oranı 4 puana yakın çökmüşse, sanayi üretimi ve reel talep belirgin şekilde aşağı doğru süzülüyorsa, firmalar miktar satamadığı için sadece fiyat artırarak kâr oranlarını (ABD’nin iki katı düzeyinde) yüksek tutmaya çalışıyorsa; bu ekonominin potansiyelinin üzerinde çalıştığını iddia etmek tam bir analitik fiyaskodur! Ortada pozitif bir çıktı açığı yoktur; aksine ekonomi potansiyelinin çok altında büyümektedir.
TCMB, fiyatlama gücünü elinde tutan sermayenin o yüksek kâr marjı hırsıyla set ettiği fiyatları “aşırı talep” zannederek sahte bir pozitif çıktı açığı hesaplamakta ve faturayı payı zaten kuşa dönmüş olan ücretli kesime kesmektedir. New York FED, “Emeğin payı düşüyor çünkü sektörden bağımsız olarak kârlar emeği eritiyor, bu durum yapısal bir sorundur” dürüstlüğüyle küresel literatüre yön verirken; TCMB’nin yapısal bölüşüm şokuna gözünü kapatıp sahte talep hikayeleri ve kur ile ücret çıpalarıyla üretimi ve ihracatı kâr oburluğuna kurban etmesi, merkez bankacılığında vizyon ve körlük arasındaki o muazzam farkı acı bir şekilde ortaya koymaktadır.

