İktisat ve İktisatçı: Sorular, Sorunlar ve Modeller
İktisat biliminin en temel sorusu belki de yeterince açık sorulmuyor: Ekonomik davranışı gerçekten ne belirler? Fiyatlar mı, gelirler mi, beklentiler mi, teşvikler mi? Yoksa bütün bunların etkisini belirleyen daha temel bir unsur, ekonomik aktörün içinde bulunduğu mevcut pozisyon mudur? Bir hanehalkının, firmanın, bankanın veya devletin bugün vereceği karar, yalnızca bugün karşı karşıya olduğu fiyatlara ve marjinal teşviklere değil, geçmiş ekonomik faaliyetlerin birikimi sonucunda oluşmuş bilançosuna da bağlıysa, davranışı pozisyondan bağımsız açıklamak mümkün müdür? Bu soru, aslında iktisadi modellemenin başlangıç noktasına ilişkin bir sorudur. Çünkü bir ekonomide davranışı açıklamaya çalışmadan önce, davranışı gerçekleştiren aktörün hangi ekonomik koşullardan hareket ettiğini bilmek gerekir.
Ekonomi, yalnızca akımlardan oluşan bir sistem değildir. Üretim, tüketim, yatırım, gelir, tasarruf, vergi, ihracat ve ithalat gibi akımlar belirli bir dönemde gerçekleşir; fakat bu akımların sonuçları bilançolarda birikir. Bir dönemin tasarrufu finansal veya reel bir varlık stokuna dönüşürken, bir başka sektörün borcu veya yükümlülüğü haline gelebilir. Bir firmanın yatırım kararı yalnızca faiz oranının bir fonksiyonu değildir; firmanın mevcut borçluluğu, nakit pozisyonu, özkaynağı, alacakları, vade yapısı ve geçmişte biriktirdiği zararlar da kararın sınırlarını belirler. Dolayısıyla akım ile stok arasında yalnızca muhasebesel bir ilişki yoktur. Akımlar pozisyonları değiştirir; pozisyonlar da sonraki davranışları etkiler. Ekonomik sistem bu nedenle tek yönlü değil, geri beslemeli bir sistemdir.
Bu noktada “pozisyon” kavramı kritik hale gelir. Bir ekonomik aktörün bilançosundaki varlık ve yükümlülüklerin büyüklüğü, tek başına davranışı açıklamayabilir; önemli olan bunların aktörün ekonomik hareket alanını nasıl belirlediğidir. Aynı miktarda borca sahip iki firmanın davranışı, birinin yüksek nakit ve güçlü özkaynak pozisyonuna, diğerinin ise düşük likidite ve ağır kısa vadeli yükümlülüklere sahip olması nedeniyle tamamen farklı olabilir. Aynı faiz oranı bir firma için yatırım fırsatı, diğer firma için borç servisi baskısının hafiflemesi anlamına gelebilir. Bu nedenle ekonomik davranış yalnızca “fiyat” veya “teşvik” üzerinden değil, aktörün bu teşvikle karşılaştığı pozisyon üzerinden değerlendirilmelidir.
Buradan önemli bir metodolojik sonuç çıkar: Ekonomik davranışın başlangıç koşulu pozisyondur. Fakat pozisyon da gökten gelmez. Geçmiş dönemlerin akımlarının birikiminden oluşur. Bugünkü bilanço, geçmişteki üretim, gelir, harcama, tasarruf, borçlanma, kredi yaratımı, yatırım, zarar ve transferlerin izlerini taşır. Bu nedenle ekonomik zaman yalnızca “bugün ne oldu?” sorusundan ibaret değildir. Bugün, geçmiş akımların oluşturduğu bir pozisyonun içinde yaşanır; yarın ise bugünkü akımların oluşturacağı yeni pozisyonun içinde yaşanacaktır. Ekonominin dinamik yapısı tam burada ortaya çıkar: Akım pozisyonu değiştirir, pozisyon davranışı etkiler, davranış yeni bir akım yaratır ve yeni akım yeni bir pozisyon oluşturur.
Bu karmaşık yapıyı bütünüyle zihinde tutmak mümkün değildir. İşte tam bu nedenle modele ihtiyaç vardır. Ancak modelin görevi gerçekliği ortadan kaldırmak değil, onu okunabilir hale getirmektir. İyi bir model, karmaşık gerçekliğin bütün ayrıntılarını taşımaya çalışmaz; hangi ayrıntıların sorunun anlaşılması açısından vazgeçilmez olduğunu seçer. Soyutlama kaçınılmazdır. Fakat soyutlama ile ihmal arasında kritik bir fark vardır. Bir değişkeni modelden çıkarmak, eğer o değişken ekonomik mekanizmanın taşıyıcısıysa, yalnızca modeli basitleştirmez; incelenen ekonomiyi değiştirir.
Bu nedenle model kurmanın ilk sorusu “Hangi denklemi yazabiliriz?” olmamalıdır. İlk soru “Hangi ekonomik pozisyonu açıklamaya çalışıyoruz?” olmalıdır. Sorunun kendisi doğru tanımlanmadan kurulan model, matematiksel olarak kusursuz olsa bile yanlış soruya cevap verebilir. İktisadın tarihinde pek çok tartışmanın temelinde de bu problem vardır: Ölçülebilen değişkenler ile ekonomik mekanizmanın gerçekten belirleyici unsurları birbirine karıştırılabilir. Bir değişkenin istatistiksel olarak anlamlı olması, onun ekonomik nedenselliğin merkezinde bulunduğu anlamına gelmez.
Burada iktisadın en zor ayrımlarından biri ortaya çıkar: Özdeşlik ile nedensellik arasındaki ayrım. Ekonomik muhasebe bize belirli büyüklüklerin birbirine eşit olduğunu gösterebilir. Ancak bir muhasebe eşitliğinden ekonomik nedensellik çıkarılamaz. Bir sektörün açığının başka bir sektörün fazlasına karşılık gelmesi muhasebesel olarak zorunlu olabilir; fakat bu durum, açığın neden oluştuğunu açıklamaz. Aynı şekilde bir cari açığı tasarruf açığı olarak yeniden ifade etmek mümkün olabilir; fakat buradan tasarruf yetersizliğinin cari açığın davranışsal nedeni olduğu sonucu kendiliğinden çıkmaz. Muhasebe bize ekonominin tutarlılık koşullarını gösterir; iktisat ise bu tutarlılık içinde hangi mekanizmanın hangi sonucu doğurduğunu açıklamak zorundadır.
Bu ayrım, davranış modellerinin sınırlarını da görünür hale getirir. Bir firmanın yatırımını yalnızca faiz oranının bir fonksiyonu olarak yazmak matematiksel açıdan kolaydır. Fakat firmanın bilanço pozisyonu modele dahil edilmediğinde, faiz değişiminin aynı ekonomik aktör üzerindeki etkisinin neden zaman içinde değişebildiği açıklanamaz. Borçluluk, likidite, nakit akımı ve özkaynak gibi değişkenler davranışın yalnızca sonuçları değildir; sonraki davranışın koşullarıdır. Böyle bakıldığında bilanço, ekonominin geçmişinin kaydı olmanın ötesinde, gelecekteki kararların kısıtlarını ve olanaklarını taşıyan bir mekanizmadır.
Bu nedenle iktisadi davranış için daha doğru bir başlangıç noktası şöyle kurulabilir: Aktör hangi pozisyondadır, bu pozisyon hangi geçmiş akımların sonucudur ve mevcut pozisyon karşısında hangi davranış seçeneklerine sahiptir? Model daha sonra bu ilişkileri sadeleştirebilir. Böylece model, davranışı boşlukta tanımlamak yerine, davranışın ortaya çıktığı ekonomik konumu tanımlar. Ekonomik davranış artık yalnızca bir teşvik fonksiyonunun çıktısı değildir; pozisyon ile teşvik arasındaki etkileşimin sonucudur.
Bu yaklaşım, mikro ve makro arasındaki geleneksel ayrımı da yeniden düşünmeyi gerektirir. Makroekonomi, bireysel davranışların basit toplamından ibaret değildir. Çünkü aktörlerin bilançoları birbirine bağlıdır. Bir sektörün finansal varlığı başka bir sektörün yükümlülüğüdür. Bir sektörün harcaması başka bir sektörün geliridir. Bir aktörün borçlanması başka bir aktörün alacağıdır. Bu nedenle ekonomi, birbirinden bağımsız karar veren ajanların toplamından çok, karşılıklı bağımlı pozisyonların ve akımların oluşturduğu bir koordinasyon sistemidir.
Burada iktisadın temel fonksiyonuna ilişkin daha geniş bir soru ortaya çıkar. İktisadın amacı yalnızca büyümeyi, tüketimi veya üretimi artırmak mıdır? GSYH, üretim kapasitesi ve kişi başına gelir elbette önemlidir; fakat bunların kendileri nihai amaç olmaktan çok refahın araçlarıdır. Ekonomik sistemin daha temel görevi, insanların ihtiyaçlarını karşılayan üretim ve bölüşüm süreçlerini sürdürülebilir biçimde organize edebilmektir. Bugünkü refahı artırırken gelecekteki ekonomik pozisyonları kırılgan hale getiren bir süreç, kısa dönemde başarılı görünse bile uzun dönemde aynı ölçüde başarılı sayılamaz.
Bu nedenle sürdürülebilirlik yalnızca çevresel bir kavram değildir. Finansal sürdürülebilirlik de ekonomik sürdürülebilirliğin parçasıdır. Aşırı borçluluk, düşük likidite, kırılgan dış pozisyon, bozulmuş gelir dağılımı veya yatırım kapasitesindeki gerileme, bugünkü akımların yarının pozisyonlarını bozması anlamına gelebilir. Ekonomi bir dönemlik gelir tablosu değildir; bilançoların zaman içinde değiştiği bir sistemdir. Bugünkü politika kararının gerçek maliyeti, yalnızca bugünkü GSYH veya enflasyon rakamında değil, gelecekte ortaya çıkacak pozisyonlarda da aranmalıdır.
Bu noktada “iktisatçı kimdir?” sorusu kaçınılmaz hale gelir. İktisatçı, iktisat eğitimi almış veya akademik bir unvan taşıyan kişidir; fakat iyi iktisatçıyı belirleyen yalnızca unvan değildir. İyi iktisatçı, ekonomik gerçekliği doğru tanımlayabilen, pozisyonları ve akımları ayırt edebilen, muhasebesel tutarlılık ile nedenselliği birbirine karıştırmayan ve kurduğu modelin hangi gerçekliği soyutladığını bilen kişidir. Daha da önemlisi, önerdiği politikanın yalnızca bir değişken üzerindeki etkisini değil, sistemin tamamındaki geri beslemeleri değerlendirebilmelidir.
Böyle bir iktisat anlayışında model, iktisatçının yerine geçmez. Model iktisatçının düşünme aracıdır. Matematik, ekonomik mekanizmayı daha açık hale getirebilir; fakat matematiksel zarafet yanlış tanımlanmış bir soruyu doğru hale getirmez. İstatistiksel anlamlılık nedenselliği garanti etmez. Yüksek tahmin gücü ekonomik açıklama ile aynı şey değildir. Bir modelin başarısı yalnızca veriyi ne kadar iyi açıkladığıyla değil, ekonomik mekanizmayı ne kadar doğru temsil ettiğiyle de değerlendirilmelidir.
Buradan iktisatçının etik sorumluluğuna geçmek gerekir. Bir politika önerisinin arkasında yalnızca bir denklem değil, insanların hayatlarını etkileyen bir karar vardır. Bir politika ücretleri, istihdamı, borçluluğu, servet dağılımını veya finansal kırılganlığı değiştirebilir. Bu nedenle iktisatçı yalnızca “Modelim ne öngörüyor?” diye değil, “Modelimin dışında bıraktığım pozisyonlar ne?” diye de sormalıdır. Özellikle geniş kitleleri etkileyen politikalarda, ekonomik mekanizmanın eksik anlaşılması yalnızca akademik bir hata değildir; toplumsal maliyeti olan vahim bir hata olabilir.
İktisat bu nedenle zor bir bilimdir. Çünkü iktisatçı hem soyutlamak hem de soyutlamanın neyi görünmez kıldığını bilmek zorundadır. Hem modeli kurmak hem de modelin gerçek ekonominin yerine geçmesine izin vermemek zorundadır. Hem muhasebe tutarlılığını sağlamak hem de muhasebe eşitliklerinden nedensellik üretmemek zorundadır. Hem ekonomik mekanizmayı açıklamak hem de o mekanizmanın insan refahı üzerindeki sonuçlarını değerlendirmek zorundadır.
Belki de iyi iktisatçının başlangıç noktası bu yüzden bir cevap değil, doğru sorudur: “Aktör ne yapıyor?” sorusundan önce “Aktör hangi pozisyonda?” diye sormak; “Faiz değişince ne olur?” sorusundan önce “Bu faiz değişikliği hangi bilançoda, hangi yükümlülük yapısı içinde, hangi nakit akımıyla karşılaşıyor?” diye sormak; “Cari açık neden oluştu?” sorusundan önce “Bu açığı hangi sektörün hangi pozisyonu taşıyor?” diye bakmak gerekir. Sorun doğru tanımlandığında model anlam kazanır. Model anlam kazandığında nedensellik araştırılabilir. Nedensellik anlaşılmadan politika önerisi ise yalnızca bir varsayım paketidir.
Sonuçta iktisadın meselesi, ekonomideki değişkenleri tek tek bilmek değildir. Mesele, bu değişkenlerin birbirlerini nasıl değiştirdiğini ve bu değişimin aktörlerin pozisyonlarını nasıl dönüştürdüğünü anlamaktır. Ekonomi, akımların bilançolara yazıldığı; bilançoların davranışları etkilediği; davranışların yeni akımlar ürettiği ve bu döngünün sürekli yeniden kurulduğu bir sistemdir. İktisatçının görevi bu sistemi basitleştirerek görünür hale getirmektir. Fakat basitleştirmenin bedeli, mekanizmanın kendisini kaybetmek olmamalıdır.
Belki de iyi iktisatçıyı kötü iktisatçıdan ayıran en temel soru budur: Modeli ne kadar karmaşık kurduğu değil, hangi gerçekliği modelin dışında bıraktığını bilip bilmediği. Çünkü ekonomiyi anlamak, yalnızca denklemleri çözmek değildir Önce hangi problemin çözülmesi gerektiğini görmek gerekir. Bunun için de önce pozisyonu görmek, sonra pozisyonu okunabilir hale getirmek, ardından modeli kurmak ve nihayet nedenselliği sınamak gerekir.
İktisatçı olmak, bu nedenle, cevap vermekten önce doğru soruyu sorma disiplinidir. Model kurmak ise bu soruyu cevapsız bırakmamak için yapılan soyutlamadır. İktisadın gerçek sınavı da burada başlar: Gerçekliği ne kadar basitleştirebildiğimizde değil, basitleştirirken ekonominin mekanizmasını koruyup koruyamadığımızda.
Ekonomi,Maliye
Nobel ödüllü Joseph E. Stiglitz, Project Syndicate’de yayımlanan son makalesinde Donald Trump’ın yeni gümrük tarifelerini sert biçimde eleştiriyor. Yazının temel iddiası, tarifelerin dış ticaret açıklarını azaltamayacağı, uluslararası ticaret sistemine zarar verdiği ve ABD ekonomisini daha da kötü bir noktaya taşıyacağı yönünde. Stiglitz’e göre dış ticaret açığının temel nedeni tarifeler değil, düşük ulusal tasarruf ve yüksek bütçe açıklarıdır. Dolayısıyla tarifeler yanlış soruna yanlış çözüm üretmektedir. Yazının önemli bir bölümü ise Trump’ın siyasal üslubuna ve diğer ülkelerin bu politikalara nasıl karşılık vermesi gerektiğine ayrılmıştır.
Ancak bu tartışmada dikkat çekici bir metodolojik eksiklik bulunmaktadır.
Bir iktisatçının ilk görevi kullanılan politika aracını eleştirmek değildir. İlk görev, çözülmek istenen sorunu doğru tanımlamaktır. Tarifeler doğru araç olabilir veya olmayabilir; bu ikinci aşamanın tartışmasıdır. Önce cevaplanması gereken soru çok daha basittir: Trump hangi ekonomik problemi çözmeye çalışmaktadır? Bu soru cevaplanmadan tarifeler üzerine yapılacak her tartışma eksik kalacaktır.
Trump’ın Hedefi Dış Ticaret Açığı Değildir
Trump’ın hareket noktası sanıldığından daha basittir. ABD yalnızca mal ithal etmemektedir. ABD her yıl yaklaşık 900 milyar dolar tutarında net talebi dünyanın geri kalanına aktarmaktadır.
Bu rakam yalnızca muhasebe anlamında bir cari açık değildir. Bu rakam aynı zamanda Amerikan tüketicisinin, Amerikan şirketlerinin ve Amerikan devletinin yarattığı satın alma gücünün başka ülkelerde üretime, istihdama, kâra ve sermaye birikimine dönüşmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle ABD yalnızca mal ithal etmemektedir; ABD aynı zamanda talep ihraç etmektedir.
ABD Yalnızca Kendisini Büyütmüyor
Bu büyüklüğün küresel ekonomi açısından anlamı oldukça önemlidir. ABD dışındaki ekonomilerin yıllık büyümesi yaklaşık 2,8 trilyon dolar düzeyindedir. Yaklaşık 900 milyar dolarlık ABD kaynaklı net talep, kabaca bu büyümenin üçte birine karşılık gelmektedir. Bu açıdan bakıldığında ABD yalnızca kendi ekonomisini büyütmemektedir; dünyanın geri kalanının büyümesine de önemli ölçüde talep sağlamaktadır. Diğer bir deyişle, bu talep sızıntısı, ABD’nin büyümesini azaltıp, dünyanın geri kalanının büyümesini artırmaktadır. Hem de önemli bir oranda. Trump’ın temel itirazı tam da budur. Onun sorduğu soru şudur:
“Benim vatandaşımın yarattığı talep neden başka ülkelerde üretim, yatırım ve istihdam oluşturuyor?”
Bu soru siyasi olmaktan önce iktisadi bir sorudur.
Talep Bir Ulusal Özkaynaktır
Bence tartışmanın eksik kalan noktası tam burasıdır. İktisat uzun yıllardır doğal kaynakları, sermayeyi, emeği ve teknolojiyi üretimin temel unsurları olarak ele almaktadır. Oysa küreselleşme çağında en stratejik kaynaklardan biri bunlardan farklıdır: Talep.
Bir ülkenin satın alma gücü kendiliğinden oluşmaz. O satın alma gücü;
- Üretimin,
- Vergi kapasitesinin,
- Sermaye birikiminin,
- Ücretlerin,
- Kamu maliyesinin
ortak ürünüdür.
Dolayısıyla bir ülkenin iç pazarı yalnızca bir piyasa değildir; ulusal bir özkaynaktır. Bu nedenle şu tanımı öneriyorum: Ulusal talep alanı; bir ülkenin kendi gelir düzeyi, mali kapasitesi ve satın alma gücü sayesinde oluşturduğu, üretim, yatırım ve istihdam yaratma potansiyeline sahip stratejik ekonomik kaynaktır. Bu tanım yapıldığında tartışmanın ekseni tamamen değişmektedir.
Talep Alanı Aynı Zamanda Ekonomik Egemenlik Alanıdır
Nasıl ki bir devlet doğal kaynaklarını koruma hakkına sahipse, nasıl ki hava sahası, karasuları veya mali egemenliği tartışmasız biçimde ulusal egemenliğin parçası kabul ediliyorsa; toplumun uzun yıllar boyunca oluşturduğu satın alma gücü de aynı şekilde ekonomik egemenliğin parçasıdır. Çünkü talep yalnızca tüketim değildir. Talep; üretimin, yatırımın, istihdamın ve gelir oluşumunun başlangıç noktasıdır. Bu nedenle talep alanı yalnızca ekonomik bir piyasa değil, bir egemenlik alanıdır.
Küresel Ticaretin Asıl Sorunu
Serbest ticaret tek başına sorun değildir. Sorun, bazı ülkelerin kendi iç talebini sistematik biçimde baskılayarak büyümelerini başka ülkelerin talebine dayandırmalarıdır.
- Düşük ücret politikaları,
- Baskılanmış döviz kurları,
- Kamu destekleriyle aşağı çekilmiş üretim maliyetleri,
- İhracata dayalı büyüme stratejileri…
Bunların tamamı yalnızca rekabet avantajı sağlamaz; aynı zamanda gelir bölüşümündeki bozukluğu uluslararası ticaret yoluyla ihraç eder. Sonuçta ortaya çıkan fazla üretim, başka ülkelerin talep alanına yönelir. Bu nedenle mesele yalnızca fiyat rekabeti değildir; mesele, başka ülkelerin yarattığı talep sayesinde büyüme modelidir. Başka bir ifadeyle, işsizliği azaltmanın maliyeti başka ülkelere aktarılmaktadır.
Trump Aslında Ne Söylüyor?
Trump’ın söylemini tek cümleye indirgersek şöyle okunabilir:
“Benim yarattığım talep, öncelikle benim ülkemde üretim ve istihdam oluştursun.”
Bu hedefe katılın ya da katılmayın; bu hedef meşrudur. Çünkü hiçbir devlet kendi vatandaşlarının yarattığı satın alma gücünün öncelikle kendi ülkesinde üretim ve istihdam oluşturmasını istemekten dolayı eleştirilemez. Bu, ekonomik milliyetçilikten önce bir ekonomik egemenlik tartışmasıdır.
Cari Açık Gerçekten Tasarruf Açığı mıdır?
Stiglitz dış ticaret açığını büyük ölçüde ulusal tasarruf yetersizliğiyle açıklamaktadır. Ancak burada önemli bir metodolojik sorun bulunmaktadır. Muhasebe özdeşlikleri nedenselliği açıklamaz; muhasebe yalnızca gerçekleşen sonuçların birbirine eşit olduğunu gösterir. Bugün birçok iktisatçı şöyle demektedir: “Cari açık varsa tasarruf yetersizdir.” Peki neden? Belki de bunun tersi doğrudur. Belki de gelir dışarıda oluştuğu için tasarruf da dışarıda oluşmaktadır. Çünkü tasarruf gelirin fonksiyonudur, geliri ise yatırım belirler. Dolayısıyla nedensellik çoğu zaman şu yönde işler: Yatırım—>gelir—>tasarruf.
Bu durumda düşük tasarruf neden değil, sonuçtur. Hatta bunu biraz mizahla şöyle ifade etmek mümkündür:
“Cari açığın nedeni tasarruf yetersizliğidir demek yanlış olmayabilir. Çünkü tasarrufunu fazla veren ülkeye kaptırmışsındır.”
Elbette bu bir muhasebe cümlesi değildir; ancak iktisadi olarak önemli bir gerçeğe işaret etmektedir. Talep dışarı sızıyorsa gelir dışarıda oluşur. Gelir dışarıda oluşuyorsa tasarruf da dışarıda oluşur. Dolayısıyla yüksek tasarruf, çoğu zaman talebin yöneldiği ekonomide ortaya çıkar.
Cari Açık Nedir?
Cari açık yalnızca ithalat fazlası değildir. Cari açık; bir ülkenin yarattığı talebin başka ülkelerin üretimine dönüşmesidir. İthalat ise yalnızca gelirin fonksiyonu değildir. Göreli fiyatların, üretim kapasitesinin, gelir bölüşümünün ve rekabet yapısının ortak sonucudur. Dolayısıyla mesele tasarruf değildir; mesele talebin hangi ekonominin üretimini beslediğidir.
XXI. Yüzyılın Yeni Egemenlik Tartışması
Yirminci yüzyıl doğal kaynakların paylaşımını tartıştı. Daha sonra enerji güvenliği konuşuldu. Ardından teknoloji ve veri egemenliği gündeme geldi. Bence XXI. yüzyılın en önemli tartışmalarından biri ise henüz yeni başlamaktadır: Talep egemenliği.
Çünkü üretim küreselleşebilir, sermaye ülkeler arasında dolaşabilir, teknoloji transfer edilebilir. Ancak satın alma gücü hâlâ ulusal ekonomiler tarafından yaratılmaktadır. Bu nedenle geleceğin ticaret savaşları malların değil, talep alanlarının paylaşımı üzerine kurulacaktır.
Sonuç
Trump’ın tarifeleri başarılı olabilir ya da olmayabilir. Tarifeler doğru araç olabilir ya da olmayabilir. Bunlar tartışılmalıdır. Ancak daha önce cevaplanması gereken temel soru şudur:
Bir ülke, kendi vatandaşlarının yarattığı talebin öncelikle kendi ekonomisinde üretim, yatırım ve istihdam oluşturmasını isteme hakkına sahip midir?
Eğer bu soruya “evet” cevabı veriliyorsa, tartışmanın merkezi tarifeler değil, talep egemenliği olmak zorundadır. Belki de XXI. yüzyılın ticaret tartışması artık malların serbest dolaşımı üzerine değil, talebin kime ait olduğu üzerine kurulacaktır.
Çünkü talep yalnızca bir piyasa değildir. Talep, ulusal bir özkaynaktır. Ve her ulusal özkaynak gibi, aynı zamanda bir egemenlik alanıdır.
Dışsal Şok İllüzyonundan Bölüşüm Döngüsüne
İktisat literatürünün ve popüler ekonomi yayıncılığının en çok sığındığı limanlardan biri, “şok” kelimesidir. Fiyatlar fırladığında, üretim düştüğünde ya da dengeler sarsıldığında hemen bir “petrol şoku”, “talep şoku” veya “politika şoku” etiketi yapıştırılır. Oysa iktisadi süreçlerin nedensellik bağlarını bir kenara bırakıp her tür tıkanıklığı gökten inen bir “doğal afet” gibi sunmak, iktisat bilimini anlamak değil; aksine onu statik fotoğraflara bölerek nedensellik zincirini koparmaktır. Gerçek dünyada iktisat; durağan bir denge tablosu değil, değişkenlerin birbirini kesintisiz kovaladığı, hiç durmayan dinamik bir intibak (uyum) sürecidir.
I. Mikro-Makro Yöntem Çelişkisi ve Gelirin İçselliği
Neoklasik iktisat öğretisi, mikro düzeyde tek bir malın piyasasını incelerken fiyat-miktar (P-Q) ekseninde ceteris paribus (diğer her şey sabitken) varsayımına sığınır. Bu mikro soyutlamadan gelir. (Y), grafik dışında “dışsal bir parametre” gibi sabit tutulur ve gelir arttığında talep eğrisinin sağa kaydığı varsayılır. Ancak, bu analizi mikro ölçekten makro boyuta taşıdığımızda ciddi bir metodolojik döngüsel mantık hatası ortaya çıkar.
Makroekonomik özdeşlik nettir: Gelir (Y), üretimin ve fiziki miktarın (Q) kendisidir. İktisadi anlamda gelir; piyasaya gökten yağmayan, aksine üretimin, yaratılan katma değerin ve faktör ödemelerinin (ücret, kâr) toplamından ibaret olan tamamen içsel (endojen) bir değişkendir. Reel üretimi ve miktarı (Q) artırmadan toplumun reel gelirini (Y) artırmak imkânsızdır; miktar artışı olmadan gelirin nominal artışı ise yalnızca fiyat seviyesinin yükselmesidir. Dolayısıyla geliri dışsal bir şok gibi kabul edip talep eğrisini sağa kaydırmak, miktarın bizzat yarattığı geliri miktarın sebebiymiş gibi gösterme hatasıdır. İktisatta hiçbir temel değişken sistemin dışında kalamaz; hepsi birbirini doğuran içsel elemanlardır.
II. “Talep Şoku” ve “Politika Şoku” Kavramlarının Metodolojik Sınırı
Eğer değişkenler içsel ise literatürdeki “talep şoku” veya “iktisat politikası şoku” kavramları metodolojik bir temelsizliğe düşer. Gökyüzünden piyasaya aniden inen bir müşteri kitlesi olmadığı sürece “dışsal talep şoku” olamaz. Piyasada talebin genişlemesi; ya geçmiş dönem birikimlerinin ya da genişlemeci para ve maliye politikalarının doğrudan bir sonucudur. İnsanların ve kurumların davranışları sistemin içsel elemanıdır.
Benzer şekilde iktisat politikaları da sistem dışından müdahale eden gelişmeler değildir. Merkez bankalarının faiz kararları veya bütçe düzenlemeleri, enflasyon ve büyüme verilerine verilen sistem içi tepkilerdir. Bir sürücünün direksiyonu kırmasını “dışsal bir kaza” olarak tanımlayamayacağımız gibi, politika yapıcının kararlarını da “şok” diye sunamayız. Bir olaya “şok” deyip geçmek, politika yapıcılar için yapısal sorunların ve yanlış tercihler sorumluluğunu savuşturma kolaycılığına dönüşür.
III. “Şok” Değil, “Arz İntibak Gecikmesi”
Piyasalarda fiyatların aniden fırlamasını “şok” olarak değil, “arz intibak gecikmesi” (adaptation lag) olarak okumak gerekir. Gerçek dünyada üretim süreçleri anlık değildir; fiziki kısıtlar, teknolojik süreçler, sözleşme yapıları ve kapasite sınırları nedeniyle arz talebe veya kesintilere anında yanıt veremez. Bir petrol kuyusunun açılması, çip fabrikasının kurulması veya rekolte artışı zamana tabidir.
Bu durumda yaşanan şey bir doğal afet değil, zamansal esneklik eksikliğidir. Piyasada miktar intibakı zaman aldığı için, dengeyi kurma yükü anlık olarak en esnek değişkene —yani fiyata— biner. Kısa dönemde arz esnekliği sıfıra yakın olduğu için fiyat sıçrar; zaman geçtikçe ve yatırım/üretim intibakı sağlandıkça miktar esnekleşir. O fiyattaki ani sıçrama dışsal bir kaza değil, kısa dönem arz esneksizliğinin doğal bir yansımasıdır.
IV. Beklentiler, Spekülasyon ve Finansallaşmanın Bozucu Rolü
Arz intibakı zaten zamana yayılmışken, piyasa aktörlerinin “beklentileri” ve emtiaların “finansallaşması” süreci daha da karmaşıklaştırır. Fiyatların daha da artacağı korkusu veya beklentisi, ihtiyat amaçlı stokçuluğu ve spekülatif talebi körükler. Bu durum, piyasadaki intibak sürecini yavaşlatır ve fiyat üzerindeki baskıyı katlar.
Özellikle petrol ve temel girdilerin fiziki bir mal olmanın ötesinde türev piyasalarda (futures) işlem gören finansal varlıklara dönüşmesi, fiyat oluşumunu reel arz-talep intibakından koparır. Finansal sermaye, arz intibakındaki en küçük bir gecikmeyi spekülatif bir kaldıraç olarak kullanır. Böylece fiyat sıçraması reel bir kıtlıktan ziyade, finansal piyasaların beklentileri öne çekerek yarattığı bir içsel köpüğe dönüşür.
V. Petrol Şoku Dedikleri Şey Bir Bölüşüm Mücadelesidir
“Petrol şoku” olarak pazarlanan olgu özü itibarıyla bir fiyat şoku değildir; çünkü fiyat içsel bir sonuçtur. Fiyatı fırlatan arkadaki jeopolitik gerilim dışsal bir tetikleyici gibi görünse de olayın ekonomide yarattığı asıl dinamik bir makroekonomik bölüşüm mücadelesidir.
Girdi maliyeti petrole dayalı olan imalat ve ulaştırma sektörlerinden, enerji üreticisi ve hammadde sahibi aktörlere devasa bir değer transferi gerçekleşir. Firmalar bu maliyeti nihai tüketiciye yansıtmaya çalışırken, çalışanlar eriyen satın alma güçlerini korumak için ücret artışı talep eder. Sürece “petrol şoku” deyip geçmek, üreticiler, tüketiciler, rantiye ve çalışanlar arasındaki bu sert gelir transferini ve bölüşüm ilişkisini görünmez kılar.
VI. İktisat-Siyaset Döngüsü ve “Şok” Kavramının Tamamen Silinmesi
Analizi bir adım daha ileri taşıdığımızda, siyasi hamlelerin de gökten inmediğini görürüz. Savaşlar, ambargolar, gümrük duvarları veya jeopolitik gerilimler; sermaye birikim modellerinin, kaynak kontrolünün ve bölüşüm iştahının siyasal alandaki tezahürleridir. Siyasal alanı şekillendiren saik iktisadi olduğuna göre, süreç tek yönlü bir akış değil, tam bir kapalı geri besleme döngüsüdür. Döngü; sermaye birikim modeli—>bölüşüm mücadelesi—>siyasi-jeopolitik hamle—>fiyat ve piyasa intibakı—>yeniden bölüşüm ve yeni denge, şeklinde oluşur. Piyasadaki fiyat intibakı ve oluşan yeni bağıl fiyatlar bir son değildir. Bu süreç, toplumdaki servet ve gelir dağılımını yeniden biçimlendirerek bir sonraki siyasi hamlenin ve çatışmanın iktisadi zeminini hazırlar.
VII- Sonuç
İktisadı statik grafiklerden, anlık fotoğraflardan ve her pürüzü “şok” diye etiketleyen kolaycılıktan kurtarmak zorundayız. Siyaseti, beklentileri, finansal piyasaları ve üretimi kapsayan bu bütüncül döngüde dışsal tek bir değişken dahi kalmaz. İktisat; değişkenlerin içsel olduğu, zamansal intibak gecikmelerinin fiyatlama yükünü değiştirdiği ve her fiyat hareketinin arkasında amansız bir bölüşüm mücadelesinin yattığı kesintisiz bir akıştır. Her şeyi şoklarla tarif etmeye kalkarsak hiçbir şeyin nedenselliğini anlayamayız; çünkü her değişkenin içselleştiği ve birbirini doğurduğu bir sistemde “şok” kavramı metodolojik anlamını tamamen yitirir.
İktisat literatürü cari açığı çoğu zaman bir tasarruf-yatırım dengesizliği olarak okur. Oysa bu yaklaşım yöntemsel bir eksiklik taşır: Cari açık bir akım değişkenidir; her yıl yeniden başlar, dönem sonunda kapanır ve geçmişi geride bırakır. Buna karşılık ekonominin dış bilançosu hiçbir yılı unutmaz. Geçmişteki bütün sermaye hareketleri ve cari işlemler, birer stok olarak dış bilançoda birikir.
Bu nedenle makroekonomik kırılganlığı anlamak isteyen bir analiz, gelir tablosundan (akımlardan) değil, doğrudan bilançodan (stoklardan) başlamalıdır.
Makroekonominin temel özdeşliği basittir:
GSYH= Fiyat x Miktar
Nominal gelir, üretim miktarı ile birim fiyatın çarpımından oluşur. Dolaylı vergileri ilk aşamada analiz dışı bırakırsak, birim fiyat iki temel bileşene ayrışır:
Birim Fiyat= Ücret + Kâr
Bu ifade yalnızca bir maliyet denklemi değildir; aynı zamanda gelir bölüşümünün fiyat mekanizması üzerinden nasıl gerçekleştiğini gösteren yapısal bir ilişkidir. Bölüşüm, yalnızca işgücü piyasasında ücretin belirlenmesiyle tamamlanmaz; nihai bölüşüm, mal piyasasında satış fiyatı üzerinden şekillenir. İşgücü piyasasında dağıtılan gelir, mal piyasasındaki fiyatlama davranışıyla yeniden dağıtılır.
Birbirine girdi sağlayan sektörlerden oluşan bir ekonomik sistemde fiyatlar tek tek ve bağımsız belirlenmez. Bir sektördeki fiyat artışı, diğer sektörlerin maliyetini doğrudan yükseltir. Satış fiyatını bu maliyet artışı oranında yükseltemeyen firmanın kâr marjı daralır. Dolayısıyla fiyat artışları, yalnızca ham maliyetlerin değil, yapısal kâr marjını koruma davranışının da bir sonucudur. Süreç, üretim zinciri boyunca zincirleme yayılır.
Bu dinamik içinde, yükselen fiyatların birincil nedeni sanıldığı gibi genel bir talep fazlası değildir. Fiyat hareketi, üretim sistemi içindeki kâr marjı dengesini koruma mücadelesinden kaynaklanır. Nominal ücretler aynı hızda artmadığında ise sonuç, reel ücretlerin gerilemesi ve gelir bölüşümünün kâr lehine değişmesidir.
Sorun yalnızca yurt içi bölüşümle de sınırlı kalmaz. İç fiyatlar dış fiyatların üzerine çıktığında, yerli mallar rekabet gücünü kaybeder. Yurt içindeki mevcut satın alma gücü giderek daha fazla ithal mala yönelir. Böylece toplam talep ortadan kalkmaz; ancak yerli üretime yönelik talep ithalat yoluyla dışarıya sızar.
Bu noktada makroekonomik döngü kesintisiz bir nedensellik zincirine dönüşür: Kârlar arttıkça fiyat seviyesi yükselir; yükselen fiyatlar iç reel talebi dışa kaydırır. Dışa yönelik bu talep sızıntısı, cari açığı büyüterek yükü dış bilançoya taşır ve dış bilançoyu kırılganlaştırır. Kırılganlaşan dış bilanço ise ülkenin dış borçlanma maliyetlerini artırır ve CDS’leri yukarı çeker. Borçlanma maliyetlerindeki bu yükseliş, faiz yükü üzerinden ilave cari açık yaratır. Yani yüksek kâr marjının tetiklediği fiyatlar, hem cari açığı artırır, bununla birlikte kuru hem de dış bilançoyu doğrudan zorlar. Dolayısıyla sorun, yapay müdahalelerle kuru tutmak değil; fiyatları, yani kârları disiplin altına almaktır.
İşte bu sızıntının finansmanı, sermaye hareketleriyle sağlanır.
Sermaye girişleri yalnızca cari açığı finanse etmekle kalmaz; aynı zamanda ekonomide üretimden bağımsız, dışsal bir satın alma gücü, yani otonom bir talep yaratır. İç fiyatlar dış fiyatların üzerinde kaldığı sürece, bu otonom talep yerli üretimi büyütmek yerine ithalatı besler. Sonuçta üretimden türeyen gelir zayıflarken, dış bilançodan beslenen parasal talep genişlemeye devam eder.
Böyle bir yapıda ekonomi büyüyor gibi görünse de büyümenin niteliği ve bileşimi bozulur. Üretken yatırımlar beklenen ölçüde artmaz, üretimden doğan yerli gelir zayıflar. Dolayısıyla tasarruf yetersizliği bu sürecin nedeni değil, yapısal bir sonucudur. Bu nedenle literatürdeki “tasarruf yetersizliği yatırım yetersizliğine yol açar” tezi, nedensellik ilişkisi ile muhasebe özdeşliğini birbirine karıştırmaktadır. Muhasebe eşitlikleri ekonominin sadece tutarlılığını gösterir; ekonomik davranışın yönünü ve nedenlerini açıklamaz.
Türkiye’nin 2001 sonrasındaki deneyimi bu mekanizmayı doğrulayan net bir örnektir. Güçlü sermaye girişleri, ithalatın genişlemesi ve hızla büyüyen dış yükümlülükler, iç fiyatlar üzerinde uzun süre yapay bir disiplin oluşturdu. İthal malların yarattığı rekabet baskısı fiyat artışlarını ortadan kaldırmadı, sadece erteledi. Bu geçici rahatlamanın bedeli ise dış bilançonun hızla büyümesi ve kırılganlaşması oldu.
Nitekim sonraki dönemde dış sermaye koşulları değişip yeterli kaynak girişi sağlanamadığında, ithalatın fiyatları baskılayan disiplini de zayıfladı. Daha önce ertelenen ve biriken fiyatlama davranışı, yapısal bölüşüm bozukluğu ile birleşerek yeniden yüzeye çıktı.
Sonuç olarak; enflasyonu yalnızca para arzı, faiz parantezinde okumak eksikliktir. Fiyat hareketlerinin yönünü anlamak için dış bilançoya, sermaye hareketlerinin niteliğine ve bölüşüm mekanizmalarına bütüncül bakmak zorunludur.
Makroekonominin unutulan gerçeği şudur: Yükselen kâr marjları bilançoları öyle bir bozar ki; patlamanın nereden olacağını kestiremeyiz.
Giriş: Küresel Çıpa ve Entelektüel Dürüstlük
Uluslararası merkez bankacılığı literatüründe, yerleşik Neo-Klasik ezberlerin dışına çıkan ve makroekonomik gerçekleri bölüşüm ilişkileri üzerinden çıplaklığıyla ortaya koyan analizlerle karşılaşmak nadiren mümkün olur. Ancak Federal Reserve Bank of New York’un (NY FED) yakın zamanda yayımladığı “The Post-COVID Decline in the Labor Share” (Pandemi Sonrası Emek Payındaki Düşüş) başlıklı analiz, tam anlamıyla hakkı teslim edilmesi gereken bir entelektüel dürüstlük barındırmaktadır.
NY FED, pandemiden bu yana küresel ölçekte emeğin milli gelirden aldığı payın (labor share) neden gerilediğini incelerken çok net bir metodolojik duruş sergiliyor: Düşüşün arkasındaki ana neden, ana akım iktisatçıların kolaya kaçarak öne sürdüğü “sektörel kaymalar” (yani zaten sermaye yoğun olan teknoloji veya yazılım gibi sektörlerin büyüyüp, emek yoğun sektörlerin küçülmesi) değildir. Analiz, faturayı ekonominin doğal evrimine kesmek yerine, asıl yıkıcı etkenin “sektör içi erime” olduğunu itiraf etmektedir.
Yani, neredeyse tüm sektörlerde, yaratılan katma değerden kâr marjlarına ve sermayeye giden pay, emek aleyhine yapısal olarak genişlemiştir. ABD verilerinde emeğin payındaki düşüş oransal olarak çok radikal boyutlarda olmamasına rağmen, NY FED’in bu meseleyi bir Sraffa-Keynes senteziyle masaya yatırması; ücret-enflasyon sarmalı (wage-price spiral) illüzyonuna sığınmadan kâr marjı genişlemesini (greedflation) raporlaması vizyoner bir adımdır. Çünkü bu çizgi, emeğin payındaki erimenin sadece bir adalet problemi değil; uzun vadede toplam talebi (etkin talebi) kurutarak sistemi kronik bir durgunluğa sürükleyecek yapısal bir risk olduğunu açıkça görmektedir.
Şimdi bu küresel ve dürüst çıpayı yanımıza alarak, madalyonun diğer yüzüne; yaratılan katma değerden emeğin aldığı payın çok daha dramatik şekilde çöktüğü Türkiye ekonomisine ve para otoritemizin bu konudaki derin analitik körlüğüne dönelim.
1. Vagon: “Aşırı Talep” İllüzyonu, Gelir Kısıtı ve 4 Puanlık Kapasite Kullanım Çöküşü
TCMB’nin para politikasını ve sıkılaştırma felsefesini üzerine kurduğu ana anlatı, enflasyonun arkasındaki temel itici gücün “iç talepteki dirençli canlılık” olduğudur. TCMB 2026 1. Enflasyon Raporunda, enflasyonist katılığı neredeyse tamamen hanehalkının tüketim eğilimine ve asgari ücret ayarlamalarına bağlamaktadır.
Ancak, para otoritesinin kendi yayımladığı Kapasite Kullanım Oranı (KKO) verileri, bu teorik kurguyu kökünden yalanlamaktadır. Ortada hammadde, lojistik veya enerji krizi gibi yapısal bir arz kısıtı bulunmadığı halde, imalat sanayinde kapasite kullanım oranları net 4 puana yakın gerilemiştir. Ekonomi literatüründe ve saha gerçekliğinde bu büyüklükte bir kapasite düşüşünün tek bir anlamı vardır: Reel talep durmuştur ve üretici malını satamadığı için şalteri yavaş yavaş indirmektedir.
Peki, talep düşerken fiyatlar neden roket gibi gitmeye devam etmektedir? TCMB’nin analitik körlüğü tam burada devreye giriyor. Enflasyonist beklentiler yüzünden hanehalkının harcamalarını öne çekmesini TCMB “aşırı talep” zannetmektedir. Oysa bu öne çekme hareketi sürekli olamaz; çünkü bunu hanehalkının reel gelirleri sınırlar. Dönem içinde harcamalar öne çekilse bile, gelir kısıtı nedeniyle dönem sonunda bu talep bıçak gibi kesilir ve makroekonomik olarak nötrleşir. Dolayısıyla ortada organik bir aşırı talep yoktur; sanayici sipariş defterlerinin boşaldığını görerek üretim bantlarını kapatmaktadır.
2. Vagon: Mikro-Makro Düğümü: Azalan Miktarı Fiyatla Telafi Etme Stratejisi
Sığ monetarist teorisyenlerin asla çözemediği, sahadan kopuk kuramsal modellerin ıskaladığı makroekonomik paradoks tam olarak bu noktada düğümlenmektedir. Klasik teori, “talep düşerse fiyat düşer” ezberini tekrarlar. Oysa yüksek enflasyonist ortamlarda ve oligopolistik piyasa yapılarında mikroekonomik güdü tamamen farklı çalışır. Sanayide kapasitenin 4 puan düştüğü, yani reel talebin daraldığı bir iklimde firmalar bu hacim kaybını fiyat indirerek çözmeye çalışmazlar. Aksine, Miktar Azalmasını Fiyatla Telafi Etme yoluna giderler. Satış adedi düşen bir şirket, sabit maliyetlerini çevirebilmek, finansman yükümlülüklerini karşılamak ve kâr hedeflerini tutturmak için, elinde kalan az sayıdaki alıcıya çok daha yüksek fiyattan mal satma yoluna gider. Şirketler, Hasılat eşittir Fiyat çarpı Miktar denkleminde düşen miktarı, fiyatı agresif şekilde yukarı çekerek kompanse etmekte ve gelir maksimizasyonu (revenue maximization) yapmaktadır. Yani fiyatlar talep yüksek olduğu için değil; talep düştüğü ve hacim daraldığı için, ciro kaybını fiyat mekanizmasıyla telafi etme dürtüsüyle artmaktadır.
TCMB bu mikro-dinamiği okuyamadığı için trajikomik bir kısır döngü yaratmaktadır: Şirketler düşen hacmi kurtarmak için fiyat artırır; TCMB “Aaa talep hala çok güçlü” deyip faiz ve vergilerle hanehalkının talebini daha da kısar; talep daha da düşünce şirketler hasılatı kurtarmak için fiyatları bir tur daha artırır. Sonuç; üretim kapasitesini kaybeden ama fiyatların yapısal bir kâr sarmalında yukarı gitmeye devam ettiği bir tıkanmadır.
3. Vagon: Sraffa Özdeşliği ve Sahte Çıpaların Yarattığı Dış Açık Kıskacı
Piero Sraffa’nın o net ve sarsılmaz bölüşüm özdeşliğini masaya koyalım: Fiyat eşittir Ücret artı Kâr. Türkiye ekonomisinde reel ücretlerin ve emeğin katma değer içindeki payının trajik şekilde gerilediği, yani denklemdeki Ücret bileşeninin yapısal olarak basıldığı sabittir. Ücret azalırken fiyatın roket gibi gitmesi, matematiksel olarak tek bir gerçeği belgeler: Kâr oranları ve marjları (kâr payı) agresif şekilde yükselmektedir.
İşte bu noktada dehşet verici makroekonomik uçurumu ampirik olarak ortaya koymak gerekir: ABD’de katma değer içinde ücretin payı yüzde 63 seviyelerindeyken, Türkiye’de bu pay yüzde 30 sınırına kadar gerilemiştir. Bunun matematiksel ve iktisadi meali tektir: Türkiye’deki toplam kâr marjı, ABD’deki kâr marjının tam iki katına çıkmıştır! TCMB, bu vahşi kâr genişlemesini disipline etmek yerine, faturayı ücrete ve kur baskısına kesmektedir. Kur enflasyonun altında tutulup (reel değerlenme) ithal girdi üzerinden TÜFE baskılanmak istenirken, içeride kâr marjlarını düşürmeye yanaşmayan sermaye grubu fiyatları şişirmeye devam etmektedir. Burada kritik çözüm kurun seviyesini artırmak değil, kâr marjlarını disipline etmektir. İçeride kâr oranları o kadar korunaklı ve tatlıdır ki, firmalar verimlilik artırmak veya dış pazarda rekabet etmek için fiyat kırmakla uğraşmamaktadır. Kuru çıpalayıp kâr marjlarını yukarıda tutma inadı, ihraç mallarımızı dış pazarda fahiş ölçüde pahalı hale getirerek ihracatı boğmaktadır. Kâr oburluğu ihracatı vururken, ekonomiyi kronik bir dış açık ve düşük büyüme çizgisine hapsetmektedir.
Sonuç: Pozitif Çıktı Açığı Masalının Çöküşü
TCMB’nin tüm sıkılaştırma ve dezenflasyon politikasını meşrulaştırdığı o en büyük teorik kale, yani “Pozitif Çıktı Açığı” (Positive Output Gap) analizi bu gerçekler karşısında tamamen çökmüştür. TCMB modelleri, ekonominin potansiyelinin üzerinde çalıştığını, aşırı bir talep fazlası olduğunu iddia etmektedir. Oysa; sanayide kapasite kullanım oranı 4 puana yakın çökmüşse, sanayi üretimi ve reel talep belirgin şekilde aşağı doğru süzülüyorsa, firmalar miktar satamadığı için sadece fiyat artırarak kâr oranlarını (ABD’nin iki katı düzeyinde) yüksek tutmaya çalışıyorsa; bu ekonominin potansiyelinin üzerinde çalıştığını iddia etmek tam bir analitik fiyaskodur! Ortada pozitif bir çıktı açığı yoktur; aksine ekonomi potansiyelinin çok altında büyümektedir.
TCMB, fiyatlama gücünü elinde tutan sermayenin o yüksek kâr marjı hırsıyla set ettiği fiyatları “aşırı talep” zannederek sahte bir pozitif çıktı açığı hesaplamakta ve faturayı payı zaten kuşa dönmüş olan ücretli kesime kesmektedir. New York FED, “Emeğin payı düşüyor çünkü sektörden bağımsız olarak kârlar emeği eritiyor, bu durum yapısal bir sorundur” dürüstlüğüyle küresel literatüre yön verirken; TCMB’nin yapısal bölüşüm şokuna gözünü kapatıp sahte talep hikayeleri ve kur ile ücret çıpalarıyla üretimi ve ihracatı kâr oburluğuna kurban etmesi, merkez bankacılığında vizyon ve körlük arasındaki o muazzam farkı acı bir şekilde ortaya koymaktadır.
- GİRİŞ
Türk Dil Kurumu Türkçe sözlüğüne göre göç anlamına gelen hicret için “Hicret tabiri bana öyle tesir eder ki derinliğine inemeyeceğim bu mana karşısında dalar dalar giderim.” – Safiye Erol örneği verilmiştir. Aynı sözlüğe göre, ikinci anlam olarak hicret, “islam takviminde tarih başı sayılan Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç etmesi” olarak tanımlanmıştır[1].
Sözlükte “terketmek, ayrılmak, ilgisini kesmek” anlamına gelen hecr (hicrân) mastarından isim olan hicret “kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisânen veya kalben ayrılıp uzaklaşması” demektir; ancak kelime daha çok “bir yerin terkedilerek başka bir yere göç edilmesi” anlamında kullanılır. Terim olarak genelde, “gayri müslim ülkeden (darülharp) İslâm ülkesine göç etmeyi, özelde ise Hz. Peygamber’in ve Mekkeli Müslümanların Medine’ye göçünü” ifade eder[2].
İslam tarihinde hicretle ilgili temel kavramlar şunlardır:
- Hz. Muhammed ve Sahabelerin Göçü: 622 yılında Hz. Muhammed ve Mekkeli Müslümanların, baskıların artması üzerine Mekke’den Medine’ye yaptıkları göçtür. Bu olay, İslam tarihinde bir dönüm noktası kabul edilir.
- Muhacir ve Ensar: Mekke’den Medine’ye göç eden Müslümanlara Muhacir, Medineli Müslümanlara ve bu göçmenlere kucak açıp yardım edenlere ise Ensar denilmiştir.
- Hicri Takvim: Hz. Muhammed ve Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicret ettiği 622 yılı, İslam (Hicri) takviminin başlangıcı olarak kabul edilir.
Hicret güzergâhını gösteren harita:

- HİCRET SONRASI KURULAN “MEDİNE DEVLETİ”NİN, “KOMÜN” TANIMLAMASI KARŞISINDAKİ DURUMU
Komün, TDK Sözlüğüne göre; “beraber çalışıp geliri paylaşmak üzere bir araya gelen topluluk” şeklinde tanımlanmış olup örnek olarak “Ama daha önemlisi komünle bizim aramızda bir anlayış farkı olduğu açığa çıktı.” – Ahmet Ümit örneği verilmiş olup komün hayatı ise “Harcamalar için gelirleri birleştirerek yaşanılan ortak hayat”şeklinde tanımlanmıştır[3].
Komün, özel mülkiyetin olmadığı, her şeyin ortaklaşa paylaşıldığı ve birlikte yaşama dayalı toplumsal bir düzendir. Bireyler üretim araçlarını ortaklaşa kullanır ve ihtiyaçlarını birlikte karşılar.
Temel Özellikleri
- Ortak Mülkiyet: Kişisel mülk kavramı yoktur; her şey topluluğa aittir.
- Eşit Paylaşım: Üretilen ürünler herkesin ihtiyacına göre dağıtılır.
- Ortak Karar: Yönetim hiyerarşik değildir, kararlar doğrudan demokrasiyle alınır.
- Birlikte Yaşam: Üyeler genellikle aynı alanı paylaşır ve birlikte çalışır.
Tarihteki Önemli Örnekleri
- Paris Komünü (1871): İşçilerin Paris’te kurduğu ilk kısa süreli sosyalist yönetimdir[4].
- Kibutzlar: İsrail’de tarıma dayalı kurulan ve halen yaşayan kolektif topluluklardır[5].
- 68 Kuşağı Komünleri: Hippiler tarafından Batı’da kurulan alternatif yaşam alanlarıdır[6].
Medine’de yaşayan müslümanlar, yahudiler ve müşrik Araplar arasında hicretten kısa bir süre sonra Hz. Peygamber’in önderliğinde hazırlanan Medîne vesîkası orijinal metninde kitab ve sahîfe adlarıyla, kaynaklarda ise muvâdaa (موادعة) ve muâhede gibi isimlerle anılır. Türkçe literatürde “Medine vesikası, Medine sözleşmesi, Medine anayasası” şeklinde adlandırılmaktadır. Vesika klasik kaynaklardan İbn Hişâm’ın es-Sîre’si (II, 501-504), Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm’ın Kitâbü’l-Emvâl’i (s. 193-196), İbn Seyyidünnâs’ın ʿUyûnü’l-es̱er’i (I, 197-198) ve İbn Kesîr’in el-Bidâye ve’n-nihâye’sinde (III, 224-226) tam metin halinde günümüze ulaşmıştır[7]. Muhammed Hamîdullah bu vesikanın tarihte tespit edilebilen ilk yazılı anayasa olduğunu belirtmektedir (İslâm Peygamberi, I, 206; DİA, III, 153). Medine vesikası, muhacir ve ensarın tam bir dayanışma içinde olmasını sağlamayı, onları hukukî güvence altına almayı ve dışarıdan Medine’ye gelebilecek bir saldırı karşısında şehirde yaşayanların birlikte hareketini temin etmeyi amaçlıyordu.
Hz. Muhammed’in hicreti sonrası Medine’de kurduğu düzen, sosyolojik ve ekonomik açıdan tam bir “komün” olarak sayılamaz.
Hicret sonrasında mülkiyetin paylaşılması gibi komünü andıran çok güçlü dayanışma pratikleri sergilenmiş olsa da[8], kurulan yapı özü itibarıyla komünist veya sosyalist bir model değil, inanç eksenli kozmopolit bir devlet ve hukuk düzenidir.
İki yapı arasındaki benzerlikler ve temel farklar şu şekildedir:
Komünü Andıran Benzer Özellikler
- Muahat (Kardeşlik) Projesi: Hz. Muhammed, Mekke’den her şeyini bırakıp gelen Muhacirler ile Medineli Ensar’ı kardeş ilan etmiştir. Ensar, evlerini, topraklarını ve mallarını Muhacirlerle yarı yarıya paylaşmıştır. Bu durum, komünlerdeki “ortaklaşa yaşam ve yardımlaşma” ruhu ile büyük benzerlik taşır.
- Suffe Ashabı: Mescid-i Nebevi’nin yanında kalan, evlenmeyen, mal mülk edinmeyen ve sadece ilimle uğraşıp toplumun ortak bütçesinden/infakından geçinen topluluk, tam bir komün hayatı yaşamıştır.
Medine Düzenini Komünden Ayıran Temel Farklar
- Özel Mülkiyetin Korunması: Komünlerde özel mülkiyet tamamen reddedilir. Medine’de ise Ensar mallarını zorunluluktan değil, gönüllü olarak paylaşmıştır. İslam hukuku özel mülkiyeti, ticareti ve miras hakkını her zaman korumuştur.
- Medine Vesikası ve Çok Kültürlülük: Medine’de sadece Müslümanlar yaşamıyordu. İmzalanan Medine Vesikası; Yahudileri, müşrik Arapları ve Müslümanları tek bir siyasi çatı altında toplayan çoğulcu bir anayasadır. Komünler ise genellikle homojendir ve ideolojik/inançsal birlik arar.
- Sınıfsal Yapı ve Devlet: Komünler hiyerarşisiz ve devletsiz toplulukları hedefler. Hicret ise tarihteki ilk İslam devletinin (Medine İslam Devleti) kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Başında Hz. Muhammed’in olduğu hukuki, siyasi ve askeri bir yönetim mekanizması inşa edilmiştir.
Özetle; Medine’deki ilk dönem uygulamaları “radikal bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma modeli” olarak nitelendirilebilir, ancak ekonomik ve hukuki altyapısı nedeniyle bir “komün” değildir[9].
- MEDİNE DEVLETİNDE “İSAR FELSEFESİ”
Hicret sonrasında Medine’de ortaya çıkan bu eşsiz dayanışma modelinin ve kardeşlik (Muahat) uygulamasının temelindeki ana manevi dinamik tam olarak îsâr düşüncesidir.
Sözlükte “bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme” mânasına gelen îsâr ahlâk terimi olarak “bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması” demektir. Cürcânî îsârı, “kişinin başkasının yarar ve çıkarını kendi çıkarına tercih etmesi veya bir zarardan öncelikle onu koruması” şeklinde tarif ederek bu anlayışın din kardeşliğinin en ileri derecesi olduğunu belirtir. Îsâr anlamında Batı dillerinde kullanılan en önemli temsilcisi insanın fıtratında altrüist duyguların esas olduğunu düşünen Auguste Comte olan altrüizm karşılığında modern Arapça’da daha çok gayriyye, Türkçe’de diğerkâmlık ve özgecilik terimleri kullanılmaktadır. Bir kimsenin cömertlikte îsâr derecesine ulaşabilmesi için ikram ettiği şeye kendisinin fiilen muhtaç durumda bulunması şart değildir; önemli olan, muhtaç olsa dahi başkasını kendisine tercih edebilecek bir ahlâk anlayışına ve irade gücüne sahip bulunmasıdır[10].
Îsâr, İslam ahlakında bu modelin kalbini oluşturur:
Îsâr Nedir ve Nasıl Temel Olmuştur?
- Tanımı: Îsâr; bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde olduğu halde başkasını kendisine tercih etmesi, kendi hakkından gönüllü olarak feragat etmesidir.
- Kur’an-ı Kerim’deki Yeri: Medineli Müslümanların (Ensar) bu fedakarlığı Haşr Suresi 9. ayette tam olarak bu kelimeyle övülmüştür: “Kendileri zaruret içinde olsalar bile onları (muhacirleri) öz canlarına tercih ederler (yû’sirûne).”
- Uygulamadaki Rolü: Ensar, evlerini ve arazilerini Muhacirlerle paylaşırken bir devlet zoruyla değil, tamamen îsâr ahlakıyla hareket etmiştir.
Komün Felsefesinden Farkını Ortaya Koyan Nokta
Îsâr kavramı, bu modelin neden bir “komün” olmadığını da en net açıklayan unsurdur:
- Komünde zorunluluk: Komün sisteminde mülkiyetin ortaklığı hukuki ve yapısal bir zorunluluktur; bireyin “bu mal benim ama sana veriyorum” deme seçeneği yoktur çünkü özel mülkiyet baştan reddedilir.
- Îsârda gönüllülük: Medine modelinde ise Ensar’ın mülkiyet hakkı baki kalmıştır. Paylaşım, mülkiyetin yok sayılmasıyla değil, kişinin kendi mülkünü îsâr duygusuyla gönüllü olarak ortak kullanıma açmasıyla gerçekleşmiştir.
Kısacası îsâr; mülkiyeti zorla elden alan bir sistem değil, mülkiyet duygusunu bencilce yaşamayı engelleyen yüksek bir fedakarlık ahlakıdır. Medine’deki o ilk dönem refahı ve dayanışması, tamamen bu düşünsel temel üzerine inşa edilmiştir.
- İSAR DÜŞÜNCESİNİN SOSYAL ADALETLE OLAN İLİŞKİSİ
İsar düşüncesi, sosyal adaleti kanun zoruyla veya devlet baskısıyla değil, bireyin içsel ahlakı ve gönüllü fedakârlığı üzerinden sağlayan en üst aşamadır.
İslam sosyolojisinde sosyal adalet, toplumun tabakaları arasındaki ekonomik uçurumu kapatmayı hedefler. İsar, bu hedefe ulaşmada hukuki sınırların ötesine geçen manevi bir motor görevi görür.
İsar düşüncesinin sosyal adaletle olan doğrudan ilişkisi şu temel maddelerle açıklanabilir:
1. Sosyal Adaletin Sınırlarını Aşmak (Asgari ve Azami Adalet)
- Zekat asgari sınırdır: Zekat ve sadaka, İslam hukukunda fakirin hakkını koruyan ve zenginin vermeye mecbur olduğu zorunlu/hukuki bir sosyal adalet aracıdır.
İsar düşüncesi, sosyal adaleti kanun zoruyla veya devlet baskısıyla değil, bireyin içsel ahlakı ve gönüllü fedakarlığı üzerinden sağlayan en üst aşamadır.
İslam sosyolojisinde sosyal adalet, toplumun tabakaları arasındaki ekonomik uçurumu kapatmayı hedefler. İsar, bu hedefe ulaşmada hukuki sınırların ötesine geçen manevi bir motor görevi görür.
- İsar azami sınırdır: İsar ise hukukun bittiği yerde başlar. Kişi, zekatını vererek adaleti sağlar; ancak kendi ihtiyacı olduğu halde elindekini başkasına vererek (isar) sosyal adaleti en yüksek zirveye taşır.
2. Sınıf Çatışmasını Önlemek ve Toplumsal Barış
- Kapitalist sistemlerde zengin ile fakir arasında bir uçurum ve buna bağlı olarak sınıf çatışması (haset, kin, öfke) doğar.
- İsar ahlakı, zenginin fakire karşı “üstten bakan” bir hayırsever değil, onunla eşitlenen bir kardeş olmasını sağlar. Bu durum, toplumsal tabakalar arasındaki düşmanlığı engeller ve organik bir sosyal adalet bağı kurar.
3. Kaynakların Gönüllü Olarak Tabana Yayılması
- Sosyal adalet sistemleri genellikle vergiler ve cezalar yoluyla serveti yeniden dağıtmaya çalışır. Bu durum mülk sahiplerinde direnç yaratabilir.
- İsar ise servetin tabana yayılmasını tamamen gönüllü ve psikolojik bir tatmin haline getirir. Birey, başkasını doyurduğunda kendisi huzur bulur; böylece ekonomik denge toplumsal bir baskı olmadan, kendiliğinden oluşur.
4. Bencillikten Arınma ve Tüketim Çılgınlığının Önlenmesi
- Sosyal adaletsizliğin en büyük sebebi, bireylerin bitmek bilmeyen biriktirme ve tüketme arzusudur.
- Kur’an, isar kavramını hemen ardından gelen “Kim nefsinin hırslı cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir” (Teğâbün Suresi’nin 16. Ayeti) ifadesiyle bağlar. İsar, kapitalizmin körüklediği “önce ben” bencilliğini yıkarak, sosyal adaletin önündeki en büyük psikolojik engel olan ihtirası yok eder.
Özetle; klasik sosyal adalet teorileri “herkese hakkını vermek” üzerine kuruluyken, isar düşüncesi “kendi hakkından başkası lehine feragat etmek” esasına dayanır. Bu yönüyle isar, sosyal adaletin mekanik bir sistemden çıkıp insani bir ahlaka dönüşmesini sağlar.
- İSAR FELSEFESİNİN MODERN EKONOMİ TEORİLERİ İLE KIYASLANMASI
İsar düşüncesi ile modern ekonomi teorileri arasındaki en temel fark, insan doğasına (Homo Economicus) bakış açılarında ve kaynak tahsisi felsefelerinde yatar.
Modern ekonomi teorileri insanı “kendi çıkarını maksimize etmeye çalışan rasyonel bir varlık” olarak kabul ederken; isar, insanı “başkasının refahı için kendi hakkından gönüllüce vazgeçebilen ahlaki bir varlık” olarak konumlandırır.
İsar düşüncesinin öne çıkan modern ekonomi teorileri ve kavramları ile kıyaslaması şu şekildedir:
Klasik Ekonomi (Adam Smith) ile Karşılaştırılması
- Klasik Ekonomi: Sistem, bireysel çıkar ve bencillik üzerine kuruludur. Adam Smith’in “Görünmez El” (Invisible Hand) teorisine göre, herkes kendi çıkarının peşinden koşarsa toplumun genel refahı da kendiliğinden artar.
- İsar: Bu teorinin tam aksini savunur. Toplumsal refahın ve dengenin, bireyin kendi çıkarını ikinci plana atıp başkalarını öncelemesiyle (fedakarlıkla) kurulacağını öne sürer.
Sosyalist/Komünist Ekonomi ile Karşılaştırılması
- Sosyalizm/Komünizm: Sosyal adaleti ve eşitliği sağlamak için özel mülkiyeti reddeder. Devlet eliyle veya hukuki zorunlulukla zenginlikleri yukarıdan aşağıya doğru dağıtır.
- İsar: Özel mülkiyet hakkını tamamen tanır ve korur. Ancak bu mülkiyetin dağıtımını devlet zoruyla değil, bireyin kendi iç dünyasındaki gönüllü ahlaki dönüşümle (aşağıdan yukarıya) gerçekleştirmesini hedefler.
Davranışsal Ekonomi ve “Altruizm” (Diğerkâmlık) ile Karşılaştırılması
- Modern Davranışsal Ekonomi: Klasik ekonominin “insan tamamen bencildir” tezini esnetmiş ve laboratuvar deneyleriyle insanların bazen karşılıksız iyilik yaptığını (Altruizm / Saf Diğerkâmlık) kanıtlamıştır.
- Kıyaslama: İsar, modern ekonominin yeni keşfettiği “altruizm” kavramının en radikal ve üst aşamasıdır. Davranışsal ekonomideki altruizm genellikle “artık/fazla olan” malın paylaşılmasıyken, isar bizzat kendisi ihtiyaç içindeyken paylaşmayı şart koşar.
Refah Ekonomisi ve “Pareto Optimumu” ile Karşılaştırılması
- Pareto Optimumu: Modern refah ekonomisinde bir durumun en verimli hale gelmesi için, “hiç kimsenin durumunu kötüleştirmeden, en az bir kişinin durumunu iyileştirmenin imkânsız olması” gerekir. Yani kimse kendi refahından kaybetmek istemez.
- İsar: Pareto mantığını tamamen altüst eder. İsar uygulayan kişi, başkasının refahını artırmak uğruna kendi refah seviyesinin düşmesini (maddi olarak azalmayı) rasyonel bir tercih olarak kabul eder.
Özet Karşılaştırma Tablosu
| Özellik | Modern Ekonomi Teorileri (Genel) | İsar Düşüncesi |
| Temel İnsan Modeli | Bencil, faydacı ve rasyonel (Homo Economicus) | Fedakâr, ahlaki ve aşkın varlık |
| İşleyiş Motoru | Kişisel çıkar ve kâr maksimizasyonu | Allah rızası ve toplumsal dayanışma |
| Kaynak Dağılımı | Fiyat mekanizması (Piyasa) veya Devlet zoru | Gönüllülük ve manevi sorumluluk |
| Tüketim Algısı | Sınırsız ihtiyaçlar, sürekli tüketim | Kanaat, israftan kaçınma ve paylaşım |
6. SONUÇ:
Klasik iktisat teorisi, insanı bencil ve faydacı varsaydığı için isar gibi dayanışma kavramlarını irrasyonel görse de günümüz yapay zekâ döneminde yaşanan küresel gelir ve servet adaletsizliği, çevre (su ve enerji) krizleri ve dolaylı demokrasinin başarısızlıkları, miras anlaşmazlıklarına dayalı atıl kalan ve ufalanan toplumsal servetler[11], modern toplum teorisyenlerini “ahlaki ekonomi” ve “sosyal sorumluluk” gibi “İsar Felsefesi”ne yaklaşan yeni arayışlara itmektedir.
[1] https://sozluk.gov.tr/, erişim tarihi, 18.06.2026
[2] https://islamansiklopedisi.org.tr/hicret#1, erişim tarihi, 18.06.2026
[3] https://sozluk.gov.tr/ komün, erişim tarihi, 18.06.2026
[4] Paris Komünü, 18 Mart’tan 28 Mayıs 1871’e kadar Paris’te iktidarı sivil bir ayaklanmayla ele geçiren bir Fransız devrimci hükûmetiydi. Komün, Paris’i iki ay boyunca yönetti. La semaine sanglante (Kanlı Hafta) sırasında, Mayıs ayının sonunda, ulusal Fransız Ordusu Komünü bastırana kadar, çeşitli Komünarların kendi hedeflerine ulaşmak için iki aydan biraz fazla zamanları vardı. Fransız Ordusu, Ulusal Muhafızlarla savaştı ve tahminen 10.000 ila 15.000 Komüncüyü hızla idam etti, daha sonraki tahminler ölü sayısının 20.000’e kadar çıktığını gösteriyor. On beş bin kişi yargılandı, bunların 13.500’ü suçlu bulundu. Doksan beşi ölüm cezasına, 251’i zorunlu çalışmaya ve 1.169’u sınır dışı edilmeye mahkûm edildi. Liderlerin birçoğu da dahil olmak üzere diğer binlerce Komün üyesi yurt dışına, çoğunlukla İngiltere, Belçika ve İsviçre’ye kaçtı. Tüm mahkûmlar ve sürgünler 1880’de affedildi ve bazıları daha sonra siyasi kariyerlerine devam etti. https://tr.wikipedia.org/wiki/Paris_Komünü, erişim tarihi 18.06.2026
[5] Kibbutz (İbranice: קיבוץ; “topluluk” veya “birlikte”), İsrail’de geleneksel olarak tüm mülkiyetin ortak olduğu ve komün yaşam tarzına dayanan tarımsal topluluklara verilen isimdir. İsrail’in kuruluş sürecinde önemli bir rol oynamıştır. Zaman içinde sadece tarımla sınırlı kalmayıp, imalat sanayisi ve yüksek teknoloji sektörleri gibi alanlarda da faaliyet göstermeye başlamıştır. Sosyalizm ile Siyonizmi ütopik bir biçimde birleştiren kibbutzim (kibbutz kelimesinin çoğul hali), İsrail’e özgü bir deney olarak tarihteki en büyük kolektif topluluk hareketlerinden biri olmuştur. Kibbutz üyelerine ise “kibbutznik” (İbranice: קִבּוּצְנִיק) denir. 2010 yılı itibarıyla İsrail’de 270 kibbutz bulunuyor ve bu topluluklarda toplam nüfus 126 bini aşmış durumda. Kibbutzimdeki sanayi ve tarım işletmeleri, ülkenin toplam sanayi üretiminin %9’unu oluştururken, tarımsal üretimin payı 1,7 milyar dolar (yaklaşık %40) civarındadır. Kibbutz Sasa gibi bazı kibbutzim, yüksek teknoloji ve askeri sanayi alanlarında da gelişim göstermiştir Bugün İsrail’deki 230 kibbutz, seküler Kibbutz Hareketi’ne bağlıyken, 16’sı Dindar Kibbutz Hareketi bünyesinde faaliyet göstermektedir. https://tr.wikipedia.org/wiki/Kibbutz, erişim tarihi 18.06.2026
[6] Hippiler, 1960’ların ortalarında Amerika Birleşik Devletleri’nde özellikle Vietnam Savaşına karşı ortaya çıkan, ana akım toplum kurallarına, savaşa ve tüketime karşı çıkan doğu mistisizmi ve alternatif kültüre ilgili komün yaşamı benimseyen bir harekettir. Doğaya dönüşü, barışı ve bireysel özgürlüğü savunan bu gruplar, “Çiçek Çocuklar” olarak da anılır. 1960’ların sonları ve 1970’lerin başlarında binlerce genç; doğaüstü mutluluk arayışı amacıyla Avrupa’dan yola çıkıp Türkiye, İran, Afganistan ve Hindistan üzerinden Hindistan ve Nepal’e (Delhi, Katmandu) kadar uzanan Hippi Yolu (Hippie Trail) adlı meşhur rotayı kullanmışlardır. İstanbul’daki Sultanahmet ve Pudding Shop bölgesi bu dönemde önemli duraklardan biriydi. https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42238253 BBC Arşivlerinde Türkiye: Hippiler İstanbul’da
“Hippi Perihan” olarak bilinen Perihan Yücel, 1970’li yıllarda 16 yaşında İzmir’deki ailesinin yanından kaçarak İstanbul’a yerleşen ve Türkiye’nin ilk hippilerinden biri olarak sembolleşen bir isimdir. Sultanahmet’te yaşayıp çiçekli kıyafetleri ve kendine has yaşam tarzıyla dikkat çeken Yücel, dönemin basınında geniş yankı uyandırmıştır. Aşırı dozda uyuşturucu nedeniyle genç yaşta Sirkeci’deki bir otel odasında trajik bir şekilde ölü bulunmuş, babası “iyi olmuş öldüğü, bir mikrop temizlendi” demesine rağmen annesi cenazesini kaldırmış, mezar taşına “Hippi Kraliçesi Perihan” yazdırılmıştır. Bu nahoş hayatın ibretlik hikayesi, Yeşilçam’ın da ilgisini çekmiş ve ölümünün hemen ardından 1970 yılında Fehmi Tengiz yönetiminde “Hippi Perihan” adlı bir sinema filmine konu edilmiştir (12-13 Ocak 1970 tarihli Hürriyet Gazetesi ve Milliyet Gazetesi)
[7] https://islamansiklopedisi.org.tr/medine-vesikasi, erişim tarihi, 18.06.2026
[8] Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek devesi Kasvâ, Medine’ye varıldığında Hz. Ebu Eyyûb el-Ensârî’nin (Hâlid bin Zeyd) evinin önünde çökmüştür. Devenin çöktüğü bu arsa üzerine İslam tarihindeki ilk mescitlerden biri olan ve günümüzde de ziyarete açık bulunan Mescid-i Nebevî inşa edilmiştir (İbn Sa‘d, I, 237). 90’lı yaşlarında katıldığı ikinci İstanbul kuşatması sırasında ölmüştür. Vasiyeti üzerine İstanbul surlarının dibine gömüldüğü söylenir. İstanbul’un Fethi’den sonra Akşemsettin keşif yoluyla mezarını buldu. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden hemen sonra mezarının bulunduğu yere külliye yaptırdı. Osmanlı padişahları Eyüp Sultan Türbesi önünde yapılan kılıç alayı ile tahta çıkardı. Mezarının bulunduğu Eyüpsultan İlçesi adını ondan almıştır. https://tr.wikipedia.org/wiki/ /Ebu_Eyyûb_el-Ensarî.
[9]İslami sosyalizmin en önemli fikir ve siyaset öncüleri olan Ebu Zer el-Gifari, Ali Şeriati, Mustafa es-Sibâî, Cemalettin Afgani ve Mir Said Sultan Galiyev, Zülfikar Ali Butto, Muammer Kaddafi, Cemal Abdünnasır, Nurettin Topçu, Hüseyin Hilmi gibi kişiler, İslami Sosyalizm literatürünü oluşturmuştur. Fakat, Said Nursi, komünizmin aile ve mülkiyet yapısını bozduğunu savunduğu aşağıdaki metinde, dönemin Sovyet Rusya’sındaki toplumsal değişimleri eleştirmektedir.”Kuzeyde kocaman bir devlet, gençlerin nefislerini ve heveslerini ele geçirerek bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünkü geleceği görmeyen, kör hisleriyle hareket eden gençlere; namuslu insanların güzel kızlarını ve eşlerini helal (serbest) kılıyor. Hatta hamamlarda erkek ve kadınların birlikte çıplak olarak girmelerine izin vererek bu ahlaksızlığı teşvik ediyor. Ayrıca serseri ve fakir olanlara zenginlerin mallarını helal sayıyor ki, bütün insanlık bu felaket karşısında titriyor.” (Sözler, On Üçüncü Söz, İkinci Makam) (Günümüz Türkçesiyle sadeleştirilmiş hali) Said Nursi, sosyalizmi materyalizm kalıbında ele almış olup onu Anadolu’nun İslam, ahlak, adalet ve tasavvuf değerleriyle harmanlayarak manevi bir adil düzen arayışına dönüşebileceğini ihmal etmiştir. Eşitlik anlayışı bakımından ise kanun önünde (hukuki) eşitlik önerisi ötesine geçememiştir. “Kanun-u adalet, bir padişah ile bir çobanı müsavi (eşit) tutar.” diyerek Nursi’ye göre hakiki adalet, güce ve makama bakmaz. Kanun karşısında en tepedeki yönetici ile en alttaki vatandaş tamamen aynı haklara sahiptir. Münazarat (Hürriyet Bölümü) Fakat, kanun önünde eşitlik, zorlama gücünün eşitliğine dayanır ve gerçekte güçlüler (sermaye sahipleri) yapmaya güçleri olan şeyi yaparlar ve zayıflar (emekçiler) kabul etmek zorunda kaldıkları şeyi kabul ederler (Güç sahibi olmanın 48 yasası, Greene & Elffres, Altın Kitaplar, 9.basım, s.236) Ekonomik eşitlik yönünde atılmış dönüşüm adımları olmayan bir toplumda eşitlik olgusu yüzeysel kalır. Zaten sürgün ve yokluk içinde geçen hayatı nedeniyle Said Nursi’den sistematik bir iktisat teorisi beklemek makul ve kabul edilebilir olmayacaktır.
[10] https://islamansiklopedisi.org.tr/isar–digerkamlik
[11] İnsanoğlu, yönetimde soybağı altında yani hanedanlıklar altında binlerce yıl yaşadı ve liberalizm, milliyetçilik ve temel hak ve özgürlükler yönündeki uzun mücadeleler sonucunda yönetimde soybağı esasından 1. Dünya Savaşı’nda kurtuldu. Ulus devletler, sabit ideolojileri temsil eden siyasi partiler ve seçimler yoluyla yani dolaylı demokrasi yoluyla yöneticilerini seçme yolunu tercih etmişti. [100 yıllık ulus devletler tecrübesinde insanoğlu, “süper güç” devletler hariç ittifaklar sistemine dahil diğer ülkelerde; hileli seçimler, kontrollü muhalefet ve kontrollü iktidar yapılarının hâkim olduğu serbest, adil ve rekabetçi seçimlerin sağlanamadığı-tabiri yerinde ise milletin temsilcilerinin milletten aldıkları vekalet hakkını suistimal ettiği kötüye kullandığı anlamıştır. Teknoloji ve yapay zekâ döneminde artık toplumsal talepler e-demokrasi, e-halkoylaması gibi doğrudan demokrasi uygulamalarını zorunlu kılıyor.] Toplumlar kendi yarattıkları servetin nesiller arası transferi konusunda soybağından hala kurtulabilmiş değil. Hala, her düşünce sisteminin kayıtsız kalamadığı konulardan biridir miras meselesi. Kimi toplumcu düşünce sistemlerinde mirasın en haksız, en adaletsiz servet transferi olduğu savunulur, piyasacı düşünce anlayışında ise miras kutsal ve meşru kabul edilir. Halbuki üretim toplumsal bir konu ise onun sonucu servet ve zenginlik de topluma ait olmalı hele günümüzün dijital kayıt döneminde, toplumsal fonların, varlıkların, tüzel kişiliklerin yaygın olduğu dönemde. Zaten, miras kavgaları, soyun devamının olmaması veya vasiyet gibi hallerde ölenin iradesine göre bazı servet unsurları kamu yararına çalışan derneklere, vakıflara, hatta bazen hazineye yani topluma kalabilmektedir. Bazen de uzun miras çekişmeleri ile değerli servet unsurları, yıllarca boş ve atıl kalabilmektedir. Şenol KOCAER, https://www.vergiplatformu.com/2025/02/18/veraset-vergisinin-akibeti-ne-olmali/ erişim tarihi, 18.06.2026
Nominal Körlükten Yapısal Gerçekliğe, KKM’nin Bilançosu: 33 Trilyon Liralık Sessiz Transfer ve Eğrilerin Toptan Kayması
İktisat yazınında ve akademik kürsülerde en sık düşülen hata, makroekonomik gelişmeleri sabit varsayımlar altında, ders kitaplarında tanımlanmış eğriler üzerinde aşağı yukarı hareket eden doğrusal birer dinamik gibi okumaktır. “Faiz düştü, yatırım arttı”, “Bütçe açığı verdi, maliyet yükseldi” sığlığı, ekonomiyi yöneten ve dönüştüren asıl dinamikleri ıskalamamıza neden olur. Oysa gerçek dünyada, özellikle finansal krizlerde ve radikal politika deneyimlerinde makroekonomik dengeler eğri üzerinde yürümez; eğriler toptan koordinat değiştirir.
İşte Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması, Türkiye’nin ekonomi tarihinde salt nominal bir bütçe maliyeti ya da basit bir “mevduat teşvik aracı” olarak okunamaz. KKM; James Tobin’in portföy dengesi, Hyman Minsky’nin finansal kırılganlık döngüleri ve Wynne Godley’nin “Stok-Akım Tutarlılığı” (Stock-Flow Consistent) teorilerinin kesişim kümesinde yer alan, sektörel bilançolar arasında trilyonlarca liralık reel bir servet transferi gerçekleştiren sofistike ve otonom bir düzenek olarak işledi.
Bu yazıda, faiz ve kurun alternatif olmaktan çıkarılıp nasıl “ikiz enstrüman” haline getirildiğini ve bu süreçte kimin kazanıp kimin kaybettiğini, makroekonominin beş temel aktörünün stok ve akım bilançoları üzerinden deşifre edeceğiz.
İşleyiş Mantığı: İkiz Enstrüman Yaratmak ve Parametrik Şok
KKM’nin temel amacı, negatif reel faiz politikası ısrarla sürdürülürken tasarruf sahiplerinin dövize kaçmasını (ve dolayısıyla LM eğrisinin toptan içe kaymasını) engellemekti. Bunu, faiz ile kur artışını matematiksel olarak birbirine eşitleyerek başardı.
Eğer bir tasarruf sahibi, Türk Lirası varlığını KKM’ye bağladığında dövize yatırım yapmış kadar bir garanti getiri (kur artışı + taban faiz) elde edecekse, rasyonel olarak spot döviz talebinde bulunmayacaktı. Bu sayede piyasadaki döviz talebi durduruldu, mevcut döviz stoklarının TL’ye dönüşümü özendirilerek Merkez Bankası bilançosuna otonom likidite sağlandı. Faiz ve kur, birbirinin rakibi olmaktan çıkıp, ikisi de otoriteler tarafından yönlendirilen “ikiz enstrümanlar” haline geldi. Ancak, işin can alıcı noktası şuydu: Hem faiz hem de kur artışı, yüksek enflasyonun gerisinde bırakılarak sistemik olarak reel negatif getiriye mahkûm edildi.
Sektörel Kazanç-Kayıp Analizi: 5 Aktörlü Stok-Akım Dengesi
Stok-Akım tutarlılığı ilkesi gereği, makroekonomide bir aktörün borcu diğerinin varlığıdır; bir bilançonun zararı, diğerinin otonom kazancıdır. KKM düzeneğinin yarattığı sessiz sarsıntıyı 5 ana aktör üzerinden incelediğimizde, karşımıza nominal bir maliyet tartışması değil, devasa bir yeniden dağıtım tablosu çıkar:
1. Hanehalkı (Net Kaybeden)
Geleneksel makro dengede hanehalkı, tasarruf fazlası veren ve ekonominin “net alacaklısı” olan sektördür. KKM sürecinde hanehalkının elinde tuttukları nakit, mevduat ve KKM stoklarının getirisi (faiz + kur farkı dahil) enflasyonun çok altında kaldı. Bu durum, alacaklı konumdaki hanehalkının reel servetinin, ekonominin net borçlusu konumundaki şirketler ve kamu kesimine otonom olarak transfer edilmesi anlamına geldi. Hanehalkı, alacaklı olmasına rağmen reel varlıklarında muazzam bir erime yaşadı.
2. Şirketler Kesimi (Net Kazanan)
Reel sektör, doğası gereği hanehalkına ve dış aleme net borçlu pozisyondadır. KKM ve beraberinde gelen negatif reel faiz iklimi sayesinde şirketlerin borçlanma maliyetleri enflasyonun fersah fersah altında kalmıştır. Enflasyon, şirketlerin borç stokunun reel değerini adeta eritmiştir.
Bunun en somut kanıtı netleşen makro verilerde gizlidir: Şirket borçlarının GSYH’ye oranı %78 seviyelerinden %40’a kadar gerilemiştir. Gerçekleşen 60 Trilyon TL’lik GSYH dikkate alındığında, aradaki %38’lik bu dramatik düşüş, tam 22.8 Trilyon TL’lik net bir fon transferinin hanehalkı ve dış alemden alınarak doğrudan şirket bilançolarının aktifine yazıldığını gösterir. Minskyen bir borç krizine girmesi beklenen reel sektör, bu yapısal shift sayesinde bilançosunu temizlemiştir.
3. Kamu Kesimi (Net Kazanan)
“KKM bütçeye devasa yük getirdi” şeklindeki ana akım analizler, nominal körlüğün en bariz örneğidir. Kamuya reel ve stoksal bazda bakıldığında, borçlanma maliyetlerinin enflasyonun altında kalması kamunun da borç yükünü hafifletmiştir.
Veriler nettir: Kamu Borcu / GSYH oranı %42’den %25’e düşmüştür. 60 Trilyon TL’lik GSYH tabanında bu %17’lik azalış, bütçeden yapılan nominal KKM ödemelerine rağmen, kamu lehine 10.2 Trilyon TL’lik bir net varlık artışı ve borç hafiflemesi anlamına gelmektedir. Kamu, borç stokunu enflasyon vergisi ve KKM kaldıracıyla hanehalkına finanse ettirmiştir.
4. Dış Alem (Net Kaybeden)
Türkiye’deki şirketlere ve kamuya net alacaklı konumda olan dış alem (yabancı finansal aktörler ve kreditörler), Türkiye’ye verdikleri fonların reel değerinde ciddi bir aşınmayla karşılaştı. Kur artışının ve yerel getirilerin Türkiye içi enflasyon dinamiklerinin gerisinde kalması, dış alemin alacaklarının reel olarak değer kaybetmesine, yani dışarıdan içeriye otonom bir kaynak transferine yol açtı.
5. Finansal Kuruluşlar (Aracı Olarak Net Kazanan)
Bankacılık sektörü bu süreçte tarafsız bir aracı değil, sistemin ana operatörüydü. Toplam bankacılık aktiflerinin GSYH’ye oranı %121’den %75’e gerileyerek sektör reel olarak küçülmüş görünse de nominal kârlılıkları zirve yapmıştır (Banka Kârları / GSYH oranı 2022’de %2.87’ye fırlamıştır). Ekonomi yönetimi, bu büyük operasyonun pürüzsüz yürütülmesi karşılığında finansal kesime net bir “havuç” sunmuş, bankalar reel olarak küçülürken nominal kârlılık rüzgârıyla özkaynak stoklarını korumuştur.
Son Söz: Eğrileri Yerinden Oynatan Siyaset
Sonuç olarak KKM; yüksek enflasyonist bir patika içinde, düşük faiz politikasını ve finansal çarkları sürdürebilmek adına kurgulanmış çok katmanlı bir makro-mühendislik aracıydı. Teknik boyutu ne olursa olsun, nihai yapısal sonucu: Alacaklı konumdaki hanehalkı ve dış alemden, borçlu konumdaki şirketler ve kamuya tam 33 Trilyon TL’lik (yaklaşık 1 Trilyon Dolar) sessiz, derinden ve devasa bir servet transferi gerçekleştirmek olmuştur.
Bu mikro ve makro bilanço operasyonu, iktisadın doğrusal eğriler üzerinde yürüyen bir bilim olmadığını; aksine mülkiyetin, borcun ve servetin stoksal olarak nasıl yeniden dağıtıldığını anlatan dinamik bir ekonomi-politik mücadelesi olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. KKM’yi salt bir “maliyet” kalemi olarak görenler yanılıyor; KKM, modern bir varlık ve yükümlülük yeniden dağıtım düzeneğidir.
Modern savaşlar artık yalnızca konvansiyonel askeri kapasiteyle değil, esas olarak finansal dayanıklılık ve likiditeyle sınırlandırılmaktadır. Petrol fiyatları, faiz oranları ve bütçe disiplini arasındaki hassas denge, günümüz jeopolitiğinin görünmeyen sınır hattını oluşturmaktadır. Bu tartışmanın tam kalbinde ise dünyanın en kritik düğüm noktası yer alır: Hürmüz Boğazı.
Ancak, bu yazının amacı yalnızca bir boğazın jeopolitiğini anlatmak değildir. Asıl hedef, petrol fiyatındaki her sıçramanın ardında yatan bölüşüm mekanizmasını – yani ücret ile kâr arasındaki mücadeleyi – Piero Sraffa’nın fiyat teorisinin ışığında yeniden düşünmektir. Çünkü Hürmüz’de yaşanan her gerilim, aslında küresel gelirin nasıl dağıtılacağına dair sessiz, ama şiddetli bir savaştır.
Bir Coğrafi Tanımdan Öte: Küresel Enerji Darboğazı
Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi’ni dünyaya bağlayan bir su yoludur. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık %20’si, Katar’ın LNG ihracatının büyük bölümü ve Suudi Arabistan, Irak, Kuveyt, BAE gibi ülkelerin ham petrol sevkiyatı bu dar koridordan geçmek zorundadır. Bu nedenle İran’dan gelen her tehdit – tanker tacizi, mayın döşeme, drone saldırıları – yalnızca askeri bir haber değildir. Aynı anda petrol fiyatlarını, tanker sigortalarını, küresel enflasyonu, merkez bankası politikalarını ve finansal piyasaları etkileyen bir finansal olaya dönüşür.
Uluslararası deniz hukukunda Hürmüz, “uluslararası geçiş rejimi” kapsamındadır ve tek bir devletin keyfi kapatması pratikte mümkün değildir. İran’ın avantajı boğazı tamamen kapatabilmesi değil, boğazı sürekli riskli hale getirebilmesidir. Bu risk, küresel piyasalarda fiziksel kesintiden çok, fiyatlama davranışını tetikler. Ancak bu fiyatlamanın doğasını anlamak için iktisadın temel bir yanılgısını ele almak gerekir.
Sraffa’nın Gözlüğü: Fiyat = Ücret + Kâr
Piero Sraffa, 1960 tarihli Malların Mallarla Üretimi adlı çalışmasında fiyat sistemini şu temel denklem üzerine kurmuştur: Birim GSYH = Ücret + Kâr. Makro düzeyde “maliyet” diye ayrı bir kalem yoktur. Bir şirketin maliyeti, başka bir şirketin geliridir. Fiyatın bileşenleri sadece ücretler ve kârlardan oluşur.
Bu denklem, “maliyet enflasyonu” kavramını baştan geçersiz kılar. Petrol fiyatı yükseldiğinde şirketler “maliyetlerim arttı, bu yüzden fiyatları artırmak zorundayım” derler. Oysa makro iktisadi gerçek şudur: Maliyet diye bir şey yoktur. Olan şey, kârın bir kısmının başka bir sektöre transfer edilmesidir. Petrol fiyatındaki artış, enerji üreticilerinin kârıdır. Bu artışı “maliyet” gibi sunup nihai fiyata eklemek ise kâr marjlarının genişlemesinden başka bir şey değildir.
Dolayısıyla Hürmüz’deki her jeopolitik gerilim, Sraffacı bir olaydır: Gelirin ücretlerden kârlara doğru yeniden dağıtıldığı bir an. Piyasaların “beklenti” veya “korku” ile fiyatlaması, bu bölüşüm mücadelesinin yalnızca tetikleyicisidir. Asıl belirleyici, şirketlerin fiyatlama gücü ve kâr hırsıdır.
Kâr İtişli Enflasyon: “Maliyet” Aldatmacasının Gerçek Adı
Hürmüz kaynaklı her fiyat artışı şu mekanizmayla işler:
·Belirsizlik ortamı, şirketlere fiyatları rekabetçi seviyenin üzerinde belirleme izni verir.
·Enerji şirketleri olağanüstü kârlar elde eder. Bu kârlar, bir sonraki halkada “üretim maliyeti” diye gösterilerek diğer sektörlere aktarılır.
·Zincirin sonunda hanehalkı, artan kâr marjlarının faturasını öder.
Buna literatürde kâr itişli enflasyon denir. Ancak Sraffa’nın dilinde bunun adı doğrudan bölüşüm savaşıdır. Petrol fiyatındaki her sıçrama, ücretlerin reel satın alma gücünü aşındırırken, üretim zincirindeki kâr paylarını artırır. “Maliyet enflasyonu” söylemi, bu sürecin karakterini gizleyen bir ideolojik araçtan ibarettir.
Küresel Gelir Transferi ve Derinleşen Makro Dengesizlikler
Petrol fiyatlarında yaşanacak her şok, yalnızca bir fiyat artışı değil, aynı zamanda kontrolsüz bir küresel gelir transferi mekanizmasıdır. Bu mekanizma üç temel dengesizliği tetikler:
1. Cari denge ve küresel dengesizliklerin kronikleşmesi: Enerji ithalatçısı ülkelerin dış ticaret açıkları hızla büyürken, enerji ihracatçısı ülkelerin ticaret fazlaları rekor seviyelere ulaşır. Bu durum küresel sermaye akımlarında simetrik olmayan bir yığılmaya neden olur.
2. Finansal istikrarsızlık ve borç sarmalı: Artan enerji faturası nedeniyle yükselen döviz talebi, özellikle enerji bağımlılığı yüksek yükselen ekonomilerde yerel paralar üzerinde devalüasyon baskısı yaratır. Dış borç çevirme maliyetleri artar, potansiyel borç krizlerine zemin hazırlanır.
3. Kâr itişli enflasyonun yayılması: Enerji şirketlerinin elde ettiği olağanüstü kârlar, girdi maliyeti kılıfıyla diğer sektörlere aktarılır ve genel fiyat düzeyinde kalıcı artışlara yol açar. Bu, enflasyonun yalnızca arzdan değil, doğrudan kâr marjlarından beslendiği bir süreçtir.
Büyüme Rejimi ve Hanehalkı Üzerindeki Baskı
Enerji darboğazının yarattığı bu tablo, nihayetinde küresel refah üzerinde ciddi bir erozyona yol açar. Petrol fiyatlarındaki sert yükseliş, hanehalkının harcanabilir gelirini doğrudan aşındırarak tüketim talebini baskılar. Enerji fiyatı yalnızca benzin değil; gıda, ulaşım, ısınma, lojistik, elektrik ve üretim zincirinin merkezindedir. Ücret artışlarının enerji enflasyonunu takip edemediği dönemlerde orta sınıfın tüketim kapasitesi belirgin biçimde geriler.
Talep yönlü bu daralma, “üretim maliyetlerindeki artış”la birleştiğinde (ki bu artış aslında başka bir sektörün kârıdır, makro düzeyde maliyet değildir):
·IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların küresel büyüme tahminlerini aşağı yönlü revize etmesi,
·Sanayi üretiminde kapasite kullanım oranlarının gerilemesi,
· Dünya ekonomisinin stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) sarmalına yaklaşması kaçınılmaz hale gelir.
Küresel Talebi Belirleyen ABD ve Büyüme Rejiminin Değişimi
Bu bölüşüm mücadelesinin arka planında bir başka gerçek daha vardır: Küresel talebi belirleyen ülke Amerika Birleşik Devletleri’dir. Dünya ekonomisi uzun süre küreselleşme, ucuz enerji, düşük faiz ve bol likidite kombinasyonu sayesinde büyüdü. Bu büyümenin temel kaynağı, ABD Merkez Bankası’nın (Fed) likidite genişlemesi ve düşük faiz politikalarıdır. Amerikan tüketicisinin borçlanma ve harcama kapasitesi, küresel talebin lokomotifi olmuştur.
Ancak kalıcı enerji şokları – Hürmüz kaynaklı olsun ya da olmasın – bu mimariyi tersine çevirmeye başlıyor. Yüksek enerji maliyetleri (ki aslında kâr transferidir) ABD’de bile enflasyonu yükseltirken, Fed’i faiz artırımına zorluyor. Faizler yükseldikçe, küresel likidite daralıyor ve ABD kaynaklı talep baskılanıyor. Bu da şu soruyu kaçınılmaz kılıyor:
Küresel ekonomi artık “büyüme” döneminden daha düşük büyüme, hatta dönemsel “küresel küçülme” rejimine mi geçiyor?
Hürmüz’deki her gerilim, bu soruyu daha acil hale getiriyor. Çünkü bir yanda kâr marjlarını korumak isteyen şirketler, diğer yanda daralan talep ve artan işsizlik riski var. Sraffa’nın denklemi burada bir kez daha devreye girer: GSYH’nin ücret ve kar olarak bölüşümü, siyasi ve kurumsal bir mücadeledir. Petrol şokları bu mücadeleyi görünür kılar.
Olası Senaryolar ve Sonuç
Hürmüz’de tam ve kalıcı bir kapanma tüm aktörler için yıkıcı olacağından, en olası senaryo kontrollü gerilimdir: İran zaman zaman tansiyonu yükseltir, petrol fiyatı oynar, sigorta primleri artar, ancak savaşın eşiğine gelinmez. Daha sert bir aksama durumunda stratejik rezervler ve alternatif hatlar devreye girer. Teorik ekstrem senaryo (tam kapanma) ise herkes için çok maliyetlidir, bu nedenle rasyonel aktörler tarafından seçilmez.
Ancak, hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, altını çizmemiz gereken gerçek şudur: Her enerji şoku, bir bölüşüm savaşıdır. Petrol fiyatındaki artış “maliyet” değil, başka bir sektörün kârıdır. Fiyatın ücret ve kârdan ibaret olduğunu hatırlayan Sraffacı bakış, bugünün jeopolitik analizinin ufkunu genişletmektedir.
Hürmüz Boğazı, bir deniz geçidinden çok; küresel gelirin nasıl bölüşüleceğine dair bir arenadır. ABD’nin talep yaratma kapasitesi, bu arenanın kurallarını belirlerken, Sraffa’nın denklemi bize her fiyat etiketinin ardında bir dağılım kavgası olduğunu fısıldar. Ve bu kavgada, “maliyet enflasyonu” söylemi, yalnızca kârların artmasını meşrulaştıran bir örtüden ibarettir.
1980 yılında 24 Ocak kararlarıyla açıklanan ve 12 Eylül askeri darbesiyle uygulama zemini sağlamlaştırılan “kökü dışarıda neoliberal politikalarla”, bir yandan Devletin ekonomideki payının azaltılması ve kamu varlıklarının elden çıkarılması hedeflenirken, diğer yandan da bu kararlara direnen emekçiler ve emekten yana olanlar baskı altına alınarak, “sermaye birikimi ve yatırım sağlanması” adı altında sermayeye ve sermaye hareketlerine çok önemli kolaylıklar ve teşvikler getirilmiştir.
12 Eylül askeri darbesi, siyasi partileri, emekçi sendikalarını ve mesleki örgütlerini kapatarak, grevleri yasaklayarak, “neoliberal politikaların” toplumsal ve siyasi dirençle karşılaşmadan uygulanabilmesi için gerekli otoriter zemini oluşturmuştur. O kadar ki, darbeden sonra işveren sendikası başkanı “yıllarca işçiler güldü biz ağladık, şimdi gülme sırası bizde.” diyerek darbenin amacını “veciz” biçimde ifade etmiştir. Bu politikalar sadece bir “iktisat politikası” veya ekonomi modeli olarak değil, bir ideolojik dönüşüm ve toplum mühendisliği olarak uygulanmıştır. Ayrıca, bu politikalarla en sağlam kamu finansman aracı olan vergi önemsizleştirilmiş ve “sermayeden vergi alma, borç al” anlayışıyla kamu bütçeleri ve bütçe açıkları borçla finanse edilmeye başlanmıştır.
Geldiğimiz noktada, kazanç vergilerinin büyük kısmı emek (ücret) gelirlerinin üzerine yıkılmış; bütçe gelirlerinde KDV, ÖTV gibi harcama ve tüketim vergileri ağırlıklandırılarak gelir dağılımı daha da bozulmuş; çok sık tekrar eden vergi aflarıyla, matrah artırımı yapanlara “incelenmeme garantisi” sağlanmış; 2008 yılında başlayıp devam eden çok sayıda yasal düzenlemeyle (5811, 6486, 6736, 7143, 7186, 7256, 7417 sayılı Kanunlarla, sonuncusu TBMM gündemindedir.) yurtiçi ve yurt dışındaki varlıkların (para, altın, döviz, menkul kıymet vb.) kaynağı sorulmadan ve vergi incelemesine tabi tutulmadan, düşük oranda vergiyle ya da vergisiz olarak ülkeye getirilmesi ve ekonomik sisteme sokulması teşvik edilmiş; yüzde otuz/kırklara ulaştığı hesaplanan kayıt dışı ekonominin engellenmesine yönelik olarak da herhangi bir yasal düzenleme yapılmamıştır.
80’lerde kurumsal altyapısı ve temelleri atılan, 90’larda da kemikleşen “sermayeden vergi alma, borçlanarak durumu idare et” politikası, yıllar boyunca devlet bütçesinin en büyük ve yapısal kara deliklerinden biri olarak varlığını sürdürmüş; vergi ödemesi gerektiği halde vergi ödemeyenler (hatta vergi dairesinde kaydı bulunmayanlar) yurt içinde ve yurt dışında en düşüğü milyon dolarlık taşınmazlar, hava, kara ve deniz taşıtları, ortaklıklar ve diğer yatırım araçları şeklinde büyük servet unsurları edinirken ve zenginler listesine girerken; bütçe açıkları borçla finanse edilmeye çalışılmıştır.
Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, Mart 2026 itibarıyla devletin toplam borç stoku yaklaşık 14,45 trilyon TL olup, bu borcun 6, 887 trilyon TL’si iç borç, 7,559 trilyon TL’si ise dış borçtur. Belirtilen borç stokunun milli gelire oranı ise %23 seviyesindedir.
Bütçe Kanunu’nda 2026 yılı için öngörülen toplam faiz gideri 2,74 trilyon TL’dir. Yani devlet 2026 yılında günde ortalama 7,51 milyar TL faiz ödemesi yapacaktır. 2026 yılı merkezi yönetim bütçesinde toplam gider (harcama) tutarı yaklaşık 18,93 trilyon TL olduğuna göre, 2,74 trilyon TL faiz gideri, toplam bütçe harcamalarının yaklaşık %14,5’ine denk gelmektedir. Başka bir ifadeyle, devletin 2026’da her 100 TL’lik harcamasının 14,5 TL’si doğrudan borç faizine ayrılmıştır. Bu rakam çoğu Bakanlığın bütçesinin çok üzerindedir.
Bu konudaki en çarpıcı ayrıntı ise şudur: 2026 yılı bütçesinin toplam 2,7 trilyon TL açık vermesi öngörülmektedir. Bu rakam, doğrudan faiz giderlerine (2,74 trilyon TL) eşittir. Yani devlet bütçesinin açık vermesinin ve devletin yeniden borçlanmak zorunda kalmasının sebebi ödenen devasa faiz yüküdür ve bu durum devlet bütçesinin “borç sarmalına” girmesinin temel nedenidir.
Borç sarmalıyla bütçe gemisi yürümeyeceğine göre, köprüden önceki son çıkış, Anayasa’da düzenlenen “mali güç” esas alınarak adil bir vergi sisteminin yaratılması ve kamu bütçesinin borçla değil, adil vergilerle finanse edilmesidir. Mali güç, ödeme gücü kavramından daha geniş bir kavram olarak, kişilerin gelirlerini, tüketimlerini ve servetini kapsamaktadır. Bunun için de vergilendirmede başlangıç noktası olarak, yukarıda açıklanan nedenlerle uzun yıllardır vergilendirilmeyen kazançların harcanmayan kısmının oluşturduğu ekonomik varlıkların (servetlerin) esas alınması gerekir. Kaynağı ne olursa olsun sorgulanmayan, incelenmeyen, kayıt dışı ve beyan dışı bırakılan kazançlar sonuçta servete dönüştüğüne ve servet de mali gücün önemli bir göstergesi olduğuna göre, ilk çare servetlerin vergilendirilmesidir.
Öncelikle vergilendirilmesi gerektiğini ifade ettiğimiz servet unsurlarından kastımız, yurttaşların yaşamlarını sürdürmek için sahip oldukları ihtiyaç odaklı taşınmazlar ve bir tarihte iki defa motorlu taşıtlar vergisine tabi tutulan mütevazı taşıt araçları değildir; iletişim için kullandıkları cep telefonları veya borçlanarak kullandıkları kredi kartları hiç değildir. 1994 yılında bilanço esasında defter tutan yükümlülerin net aktif varlıkları üzerinden alınan “net aktif vergisi”benzeri bir düzenleme yapılarak, bütün yurttaşlar için belli bir tutarı aşan servet unsurları beyan esasına bağlanarak vergilendirilmelidir.
Servet ve mülkiyet unsurlarının vergilendirilmesinin temel gerekçelerinden birisi de birçok ülkede olduğu gibi, mülkiyet hakkı ve buna bağlı olarak miras hakkının yasal güvenceye bağlanmış olmasıdır. Bu kapsamda, Anayasa’nın 35’inci maddesinde yapılan “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir” düzenlemesiyle özel mülkiyet ve dolayısıyla miras hakkı korunmuştur. Mülkiyeti ve miras hakkını koruyan her devletin, bu unsurlar üzerinden vergi alması en doğal hakkıdır.
Devamında yapılacak iş ise mali gücün en önemli unsuru olan kazançlar üzerindeki vergi yükünün, “ayırma kuramına” uygun olarak emek gelirleri için hafifletilmesi, sermaye gelirleri için uygulanan istisna ve indirimlerin azaltılarak “çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi” ilkesinin hayata geçirilmesi ve kayıt dışı ekonominin önlenmesine yönelik yasal düzenlemelerin yapılmasıdır. Bu uygulamalar, “mali gücü” dikkate almayan ve gelir dağılımını daha da bozan KDV, ÖTV gibi tüketim ve harcama vergilerinin, bütçe gelirleri içerisindeki ağırlığını azaltacaktır.
Bu konudaki son önerimiz ise yürürlükte olan Veraset ve İntikal Vergisi’nin, sadece ölüme bağlı işlemlerde uygulanması, sağlar arasındaki karşılıksız intikallerde uygulanmaması nedeniyle “Veraset Vergisine” dönüşmüş olmasının düzeltilmesi ve bu verginin yaşayan kişiler arasındaki karşılıksız intikallerde de uygulanmasının etkin olarak sağlanmasıdır. Örnek olarak belirtelim ki, kişiler arasındaki yüksek tutarlı tescile tabi taşınmazlar, hava, kara, deniz taşıt araçları, ortaklık payları gibi servet unsurları bile ivazsız olarak (bağış, hediye gibi nedenlerle) transfer edildiği halde, çoğunlukla vergi dışında kalmaktadır. Tescile tabi olmayan varlık transferlerini belirleyip vergilendirecek bir sistem ise mevcut değildir.
Bu yazı 17 Mayıs 2026 tarihli BirGün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.
Yaklaşık 10 trilyon doların üzerinde varlığı yöneten dünyanın en büyük portföy yönetim şirketi BlackRock’ın CEO’su Larry Fink, 2026 Davos konuşmasında küresel kapitalizmin geleceğine dair sarsıcı bir projeksiyon sundu. Fink, yapay zekâ devrimiyle birlikte sermaye ve teknoloji sahiplerinin elde ettiği kazanımların dar bir kesimde toplanmasının yarattığı sistemik riske dikkat çekerek; kapitalizmin hayatta kalması için teknoloji odaklı yeni ekonomide “kapsayıcı bir mülkiyet” modelinin şart olduğunu vurguladı.
İktisat bir denge hali değil, döngüsel bir eylemdir. Üretim, gelir, talep, fiyat, kâr ve yatırım arasındaki ilişki durağan bir eşitlik değil; sürekli ayar gerektiren bir akıştır. Bu akış, ancak belirli kanallar açık kaldığı sürece süreklilik kazanır. Ücretlerin talebe, talebin üretime, üretimin tekrar gelire dönmesi bu döngünün temel mantığıdır. Kanallardan biri daraldığında sistem durmaz; aksine basıncı artırarak dönmeye çalışır. İşte krizler bu noktada ortaya çıkar.
Larry Fink’in Davos konuşması tam olarak bu basınç artışının fark edildiği an olarak okunabilir. Larry Fink açıkça şunu söylüyor: Kapitalizm hâlâ dönüyor gibi görünüyor, ancak artık akışkan değil. Verimlilik artıyor, kârlar büyüyor, varlık fiyatları yükseliyor; fakat bu hareket döngünün tamamına yayılmıyor. Ücret kanalı daralmış durumda. Gelirler üretkenlikle aynı hızda artmadığı için talep, doğal döngüsünden kopuyor.
Bu kopuşun sonucu, talebin ücretler üzerinden değil, borç ve varlık fiyatları üzerinden taşınması oldu. Konut, hisse senedi ve finansal enstrümanlar birer “by-pass hattı” gibi çalıştı. Ücret–talep kanalı tıkanınca, varlık piyasaları genişletilerek sistem ayakta tutuldu. Ancak bu kanal dar bir toplumsal kesime hizmet eder; geniş kitlelerin döngüye katılımını sağlamaz. Fink’in “eşitsizlik” dediği şey, aslında bu by-pass’ın toplumsal dolaşımı zayıflatmasıdır.
Fink burada stratejik bir haklılık payına sahiptir. O, birincil bölüşümde (ücret-kâr arasında) yaşanan bu yapısal bozulmanın sistemi tıkamaya evrildiğini görmektedir. Önerdiği mülkiyet ve kâr paylaşımı modelleri, aslında sermaye gelirlerinin bir kısmını “kâr payı” adı altında ücretlilere aktararak, talebi siyasal müdahalelere gerek kalmadan içeriden restore etme çabasıdır. Fink’in amacı, gelir ve servet eşitsizliğini siyasetin ve popülist dalgaların konusu olmaktan çıkarıp, sorunu mülkiyet ilişkileri içinde eriterek kapitalizmi “siyasetten korumaktır.”
Yapay zekâ vurgusu bu nedenle konuşmanın merkezindedir. AI üretim döngüsünü hızlandırmakta, maliyetleri düşürmekte ve kârı büyütmektedir; fakat aynı hızla gelir yaratmamaktadır. Böylece üretim–kâr hattı genişlerken, ücret–talep hattı yerinde saymakta, hatta daralmaktadır. Döngü yüksek devirde ama dar kanalda dönmektedir. Bu durum kısa vadede verimlilik, uzun vadede ise ısınma ve tıkanma üretir.
Bu tıkanmanın toplumsal yansıması, temel yaşam alanlarının –konut, sağlık, eğitim– piyasa içinden çözülemez hale gelmesidir. İnsanlar bu alanlarda artık bireysel gelirleriyle değil, siyasal taleplerle çözüm aramaya başlamaktadır; “yaşamı sürdürme alanının siyasallaşması” tam olarak budur. Döngü ekonomik olmaktan çıkıp siyasal bir karakter kazandığında, varlık fiyatları ve mülkiyet ilişkileri sorgulanır. Fink’in asıl kaygısı burada başlar.
Fink’in bu çağrısı, alışılagelmişin dışında, sistemin en tepesinden gelen radikal bir özeleştiri niteliğindedir. O, döngünün tıkandığını kabul etmekle kalmıyor; çözümün artık sadece devlet yardımları veya sosyal politikalarla değil, bizzat mülkiyetin doğasının dönüştürülmesiyle mümkün olduğunu savunuyor. Fink, mülkiyeti tabana yayarak ve kârı paylaştırarak, kitleleri sistemin “izleyicisi” olmaktan çıkarıp “ortağı” haline getirmeyi hedefliyor. Bu, sadece bir korumacılık değil, aynı zamanda mülkiyetin demokratikleşmesi üzerinden yükselen yeni bir kapitalizm vizyonudur.
Sonuç olarak, Larry Fink’in Davos konuşması mekanik bir uyarının ötesinde, sistemin bekası için rasyonel ve cesur bir yol haritasıdır. Fink, kârın döngü içindeki ağırlığını tartışılamaz bir tabu olmaktan çıkarıp, onu toplumsal istikrarın bir yakıtı haline getirmeyi teklif ediyor. Döngü kanallarına nihai bir ayar verilmesi gerektiğini görüyor ve ana vanayı siyasetin sert müdahalelerine bırakmadan, piyasa dinamikleriyle mülkiyeti yeniden tanımlayarak akışı kurtarmaya çalışıyor. Bu yaklaşım, onun hem sistemin koruyucusu hem de geleceği gören en gerçekçi reformisti olduğunu kanıtlıyor.
